Kırgınlık bazen bir taş değil, görünmez bir sis gibi çöker. Ne dışarıdan fark edilir ne de kolayca tarif edilir; yalnızca içten içe üşütür. Geylani yolunun inceliği, kırgınlığı inkâr etmek değil, onu merhametin sıcak bir örtüsüyle sarmaktır. Örtü, gizlemek için değil; üşümesin diye. İçini üşüten rüzgârı keser, kırılan yerin üzerinde işleyen onarımı sabırla korur. Kırgınlığı taşımanın iki yolu vardır: ya içine diken gibi saplayıp her hareketinde kanatır, ya da üzerine örtü serip kıpırdadıkça ısındığını fark edersin. Örtünün adı edep, astarı şefkat, dikişi sükûnettir.
Kırgınlık dile gelmek ister ama bağırdıkça büyür. Bağırmadan da duyurmanın yolu, eşiğin adabını hatırlamaktır: önce sus; susuş kaçış değil, ikamet olsun. Sonra kısa ve mazeretsiz bir ikrar: “Beni incitti.” Ardından küçük bir şükür: “Hâlâ duyuyorum.” En sonda bırakış: “Ağrıyı tek başıma taşımayacağım.” Bu dört hâl cümleleri azaltır, manayı ağırlaştırır; ağırlaşan mana, kırığın üzerinde ağırlığı eşit dağıtan bir yorgan gibi durur. Yorganın altında, kalp titremeyi bırakır.
Kırgınlığın içi, çoğu zaman sandığından daha sessizdir. Sessiz yerlerin tedavisi de sessizdir. Kendi sesini kısmayı öğrendiğinde, kalbinin alt katlarından yükselen o loş ışığı fark edersin. Işık, büyük ve çarpıcı bir parıltı değildir; bir kandilin titrek, ama ısrarla süren alevi gibidir. O alevi büyüten şey acele değil, zarafettir. Zarafet, kelimeleri kısaltır; kısa cümlelerin gölgesi uzar ve o gölgede insan, hem kendini hem de inciteni daha berrak görür. Görmek her zaman acıyı büyütmez; bazen acının içindeki anlamı ortaya çıkarır. Anlam belirdiğinde öfke, yerini ağırbaşlı bir sükûnete bırakır.
Hüküm kesen dilin iki tuzağı
Kırgınlığını taşırken iki tuzak bekler seni. İlki, kendine hüküm kesen dilin tuzağıdır. “Böyleyim” deyip mühür basmak. O mühür, kalbin kapısını içeriden kitlemek gibidir. İkincisi, karşındakine hüküm kesen dilin tuzağıdır. “O böyledir” deyip kendi yükseltine bir taş daha koymak. O taş, günün birinde sende bir sarsıntı olarak geri döner. Bu yüzden, hükmü indir; yerine fark edişi koy. Fark ediş, ne seni ne onu aklar; fakat her ikinizi de hakikate yaklaştırır. Hakikate yaklaşan kalp, görünmeden güçlenir.
Güç sandığın şey, her zaman dik durmak değildir.
Güç sandığın şey, her zaman dik durmak değildir. Bazen güç, dizini yumuşatıp eşiğin yanında beklemektir. Beklerken içinden üç kısa cümle geçsin: buradayım, görüyorum, bırakıyorum. Burada olmak, kendinden kaçmamaktır. Görmek, acının adını büyütmeden koymaktır. Bırakmak, sonucu zorlamamaktır. Bu üç hâl, üzerindeki ince örtüyü kalın bir zırha çevirmeden korur. Zırh ağırdır, hareketi kısar; örtü hafiftir, onarımı sakince sürdürür.
Günlük hayatta örtüyü sıcak tutan küçük adımlar vardır. Kapıyı sessiz kapatırken içinden bir teşekkür geçirmek. Bir bardağı hakkını vererek suyla doldurmak. Gözlerin yorulduğunda pencereden bakıp uzak çizgiye sığınmak. Kimse görmeden bir iyiliği yerine bırakmak. Kırdığın yeri onarmak için özür dilerken kısa ve temiz bir cümle seçmek. Bunların hiçbirinde gösteri yoktur; hepsi kalbin iç direğine çakılmış gizli çivilerdir. Fırtına çıktığında çadırın niçin yıkılmadığını o zaman anlarsın.








