E R R A H Î M · E S M Â L A R L A K I Ş I S E L D Ö N Ü Ş Ü M
Amelin Yetmediği Yerde
Zirvenin son metrelerini çıkaran ayak değil, yukarıdan sarkıtılan iptir; ama
ipe ancak yürüyen el uzanır.
· · ·
Sırt çantasındaki defter
Yüksek dağlara tırmananların çoğu, çantalarının bir köşesinde küçük bir defter taşır. Ciltli, nemden kabarmış,
kenarları kıvrılmış bir defter. Her akşam çadırın önünde, soğuktan kızarmış parmaklarla o deftere birkaç satır
yazarlar. Bugün kaç metre çıkıldı, hangi kayalık geçildi, nerede mola verildi, ne kadar su kaldı, yarın hangi
yamaç bekliyor.
O defter bir süre sonra tuhaf bir şeye dönüşür. Önce yol tutanağıdır; sonra yolcunun kendisini tarttığı bir yere.
Akşam sayfayı açan yolcu artık yalnızca neyi yaptığını yazmaz, yaptığının yetip yetmediğini de sorar. Dün altı
yüz metre çıkmıştım, bugün yalnızca üç yüz. Demek ki gevşedim. Demek ki bu gidişle zirveyi göremem.
Demek ki ben bu dağın adamı değilim.
Bu defteri pek çoğumuz taşıyoruz, yalnızca dağda değil. Bir ömrün yamacında taşıyoruz. Kıldığımız
namazların, okuduğumuz sayfaların, verdiğimiz sadakaların, tuttuğumuz oruçların, dilimizi tuttuğumuz
anların bir hesabını içimizde bir yerde yazıp duruyoruz. Ve gece olunca, uykudan hemen önce, o sayfayı açıp
aynı soruyu soruyoruz: Yeterince yaptım mı?
Bu soru masum görünür. Hatta ilk bakışta güzel bir sorudur, çünkü umursayan bir kalpten çıkar.
Umursamayan kimse bu soruyu sormaz. Ama soru büyüdükçe ağırlaşır. Bir gün gelir, defter yolcunun
çantasındaki en ağır şey olur. Ne yiyecek ne ip ne çadır; en çok o defter yorar. Çünkü her sayfa bir eksik söyler,
her eksik bir korku doğurur, her korku ertesi sabahın adımını biraz daha ağırlaştırır.
Yolcu bunu fark etmez çoğu zaman. Ağırlığı yamaca, havaya, yaşına, şansına yükler. Oysa yükün büyük kısmı,
her akşam açılan o sayfada birikir. Bir gün daha az yazdığı için kendine kırılır; bir gün çok yazdığı için içinde
gizli bir gurur kabarır, ertesi gün o gurur da korkuya döner. Çünkü yarın yine yazması gerekecektir ve yarının
sayfası belki bugünkü kadar dolu olmayacaktır. Defter, yolcunun huzurunu her gün yeniden rehin alır.
Bu yazı, o defteri çöpe atmanızı istemiyor. Defter kıymetlidir; yolcunun emeğini kaydeder. Bu yazı yalnızca
defterin bir de öbür sayfası olduğunu hatırlatmak istiyor. Ve o sayfanın başına, Er Rahîm ismini yazmayı.
@sesliterapi 1 Er RahîmYeterince yaptım mı sorusu, umursayan kalbin sorusudur; ama o kalbin
taşıyacağı yük değildir.
Son metrelerde sarkan ip
Dağcıların arasında anlatılan bir şey vardır. En zor kısım zirveye çok yakın olan kısımdır. Oksijen azalır, ayak
ağırlaşır, kayalar dikleşir. Yolcunun bütün antrenmanı, bütün azmi, bütün tecrübesi o son metrelerde bir
duvara dayanır. Ve o duvarı aşanların pek çoğu, önlerinden giden birinin yukarıdan sarkıttığı iple aşar. Kendi
gücüyle oraya kadar gelmiştir, evet; ama o son yükselişi yukarıdaki elin tuttuğu iple yapar.
Bu görüntü, Peygamberimizin ashâbına söylediği bir sözü anlamak için bize kapı aralıyor. O meclisi
gözünüzün önüne getirin. Ömürlerini Allah yolunda harcamış, mallarını, yurtlarını, canlarını ortaya koymuş
insanlar. Namazda ayakları şişen, oruçla geceleri gündüze katan insanlar. Ve Resûlullah onlara bir söz söylüyor:
:SI֤S $ؿUԒV ԑԐ,SI݅TܜS6֤Sཧ S౬Wౖ Ք (ॳS८SM ዥ :,݅T ֤ېS ؿS ڍV ؔS Wު,T ႷT ႳS ᄕSჴ,PثSຼ Ք (SۊUົWࡳT ࡑWۣS ېዥ
RڍS ᄕWᄃSޒU ݰT ԒV ԑԐ,Sᆠ Ք UᅑSثVۡSֻS ভS ౌWK Ք (ॳ ዥ V८Ք*֤Sཱ (ॳS८SM ዥ
Len yüdhile ehaden amelühül cennete. Kâlû: Ve lâ ente yâ Resûlallâh? Kâle: Ve lâ ene illâ en
yetegammedenîyallâhu bi rahmeh.
Hiç kimseyi ameli cennete sokmaz. Dediler ki: Sen de mi ey Allah'ın Resûlü? Buyurdu:
Ben de; Allah beni rahmetiyle kuşatıp örtmedikçe.
Buhârî, Rikâk 18; Müslim, Münâf ikîn 71
Ashâb şaşırıyor. Bu şaşkınlık soruda saklı: Sen de mi, ey Allah'ın Resûlü? Onların gözünde eğer biri amelinin
hakkıyla oraya varacaksa, o kişi Resûlullah'tır. Gecenin karanlığında en çok ayakta duran odur, en çok veren
odur, en çok sabreden odur. Ve O, en yükseğin bile o son metreleri kendi adımıyla değil, Allah'ın rahmetiyle
kuşatılarak çıktığını söylüyor.
Hadisteki kelime çok ince bir kelimedir. Kuşatıp örtmek. Bir kumaşın bir bedeni sarması gibi, bir örtünün bir
yolcuyu soğuktan koruması gibi. Allah beni rahmetiyle sarıp örtmedikçe, diyor. Bu, amelin boşa gittiği
anlamına gelmiyor. Bu, amelin bir yere kadar götürdüğü, ondan ötesini ise rahmetin taşıdığı anlamına geliyor.
Burada bir ferahlık var, fark ediyor musunuz? Eğer en yüksek amel sahibi bile rahmetle kuşatılmaya muhtaçsa,
sizin defterinizdeki eksik satırlar sizi o rahmetin dışında bırakmaz. Çünkü o rahmet zaten tam amel sahiplerine
değil, muhtaç olanlara uzanıyor. Ve muhtaç olmayan kimse yok.
@sesliterapi 2 Er RahîmBu hadisin bir başka inceliği de, sözü söyleyenin kendisini istisna etmemesindedir. Resûlullah isteseydi, sizin
için böyle, ama benim için başka, diyebilirdi. Demedi. Kendini de aynı rahmetin kuşatmasına muhtaç olanlar
arasında saydı. Bu, ashâbına bir tevâzu dersi olduğu kadar, bize bir yoldaşlık hediyesidir. En önde yürüyen bile
aynı ipe tutunuyorsa, arkada yürüyen kimse kendini yalnız ve eksik hissetmesin. Hepimiz aynı yamaçtayız,
hepimiz aynı rahmete bakıyoruz.
Bu sözü ilk duyduğunuzda içinizde bir burkulma olabilir. Ne yaparsam yapayım yetmeyecekse neden yapayım,
diye bir ses yükselebilir. Bu sesi bastırmayın; ona birazdan cevap vereceğiz. Ama önce şu hafifliği bir kez
yaşayın: Yük sizin omzunuzda değil. Zirveye çıkarmak sizin işiniz değil. Sizin işiniz, ipin sarktığı yere kadar
yürümek.
Zirveye çıkarmak sizin işiniz değil; sizin işiniz, ipin sarktığı yere kadar
yürümek.
İpin ucuna kadar tırmanan ayak Ş
imdi o burkulan sese dönelim. Madem amel yetmiyor, neden çabalayalım?
Dağdaki görüntüye bir kez daha bakın. Yukarıdan sarkan ip, yamacın dibinde oturan yolcuya ulaşmaz.
Ulaşamaz; ip o kadar uzun değildir. İp, ancak oraya kadar tırmanmış olanın eline değer. Kampta oturup çay
içen, haritaya bakıp iç çeken, yarın çıkarım deyip her sabah ertelenen yolcu o ipi görmez bile. İpi gören, son
nefesine kadar yürüyen, ayağı kanayan, eli kayaya sürtülen yolcudur.
Bir de şunu fark edin: İp yukarıdan sarktığında, onu tutacak elin hâlâ güçlü olması gerekir. Yol boyunca hiç
kullanılmamış, hiç kayaya tutunmamış, hiç yük taşımamış bir el, ip önüne geldiğinde onu kavrayamaz.
Tırmanış eli eğitir. Her gün kılınan namaz, her gece edilen duâ, her sabah verilen küçük sadaka, rahmet
uzandığında onu tutabilecek bir kalp hazırlar. Amel, rahmeti çağıran ses olmasa da, rahmeti karşılayacak olan
eldir.
İşte çaba ile rahmet arasındaki bağ budur. Çaba rahmeti satın almaz, ama rahmetin uzandığı yere sizi taşır.
Çaba bir bedel değil, bir yöneliştir. Siz yöneldikçe, rahmetin size dokunduğu yer açılır.
Sadreddin Konevî, Er Rahîm ismini şerh ederken bu yönelişin hakkını çok güzel verir:
Er Rahîm ise, kendisine vâcip kıldığı şekilde, özel mânevî kemâli kullarından itaat ve
ibâdet edenlere verendir.
Sadreddin Konevî, Esmâ i Hüsnâ Şerhi (çev. Ekrem Demirli)
@sesliterapi 3 Er RahîmDikkatinizi şu iki söze çekmek istiyorum: vâcip kıldığı şekilde. Kimse Allah'a bir şey vâcip kılamaz; O'nun
üzerinde hiçbir zorunluluk kuramaz. Ama Allah, kendi kendine bir söz vermiştir. Kendine bir yük olarak değil,
bir ikram olarak, kendi üzerine almıştır. Kendisine yönelen, itaat eden, ibâdet eden kullarına özel bir mânevî
kemâl verecektir. Er Rahîm, o sözü tutandır.
Bu, dağcının sırtındaki defter için çok önemli bir şey söylüyor. Sizin namazınız, duânız, sadakanız, tövbeniz bir
yere yazılıyor. Ama sizin defterinizde değil, O'nun katında. Ve orada yazılan her satır, sizin ölçünüzle değil,
O'nun verdiği sözle değerleniyor. Siz kendi defterinizde üç yüz metre görürsünüz, eksik görürsünüz; O, o üç
yüz metrenin sahibine kendi vâcip kıldığı ikramı hazırlar.
Konevî bir adım daha atar ve bu yönelişle rahmet arasındaki uyumu şöyle anlatır:
Onlara ulaşan rahmet, kendilerinden Hakka ulaşan takva ölçüsündedir. İşte bu, uygun
karşılıktır.
Sadreddin Konevî, Esmâ i Hüsnâ Şerhi (çev. Ekrem Demirli)
Takva, kelimenin kökünde bir korunma, bir sakınma barındırır; ama burada daha derin bir şey var. Konevî
takvayı, kuldan Hakka ulaşan bir şey olarak anlatıyor. Bir akış gibi. Sizden O'na doğru giden bir yöneliş. Ve
O'ndan size dönen rahmet, o yönelişin ölçüsünde. Bunu, gidiş kadar dönüş diye okuyabilirsiniz. Yamaçta ne
kadar yükselirseniz, ipin size değdiği yer o kadar sağlam olur.
Bu söz sizi korkutmasın. Takva ölçüsünde demek, mükemmellik ölçüsünde demek değildir. Konevî'nin
sözünde bir yarış, bir kıyas, bir sınav kâğıdı yok. Onun sözünde bir uygunluk var. Bir yöneliş, bir cevap. Siz bir
adım atarsınız; o adıma uygun bir rahmet döner. Siz bir adım daha atarsınız; o adıma uygun bir rahmet daha.
Bu, korkunun değil, sükûnetin ölçüsüdür. Kul ne kadar yönelirse, o kadar karşılanır.
Ve şunu da unutmayalım: Yönelişin kendisi de bir ikramdır. Sabah namaza kalkmanızı sağlayan o iç kıpırtı, bir
yoksulu gördüğünüzde elinizin cebinize gitmesi, bir hatadan sonra içinizde beliren o pişmanlık, hepsi size
verilmiş şeylerdir. Siz yönelirsiniz, evet; ama yönelme isteği kalbinize bir yerden düşer. Bu yüzden çabanız bile,
defterinizin öbür sayfasına yazılmayı hak eder. Ben namaz kıldım, diye yazdığınız satırın yanına, bana namaza
kalkacak bir kalp verildi, diye bir satır daha ekleyebilirsiniz.
Bu bakış, çabanızı değersizleştirmez; tam tersine onu kutsar. Çünkü artık namazınız sizin başarınız olmaktan
çıkar, size verilmiş bir nimet olur. Nimet olan şey korunur, sevilir, özenle taşınır. Kul, ibâdetine bir yük gibi
değil, bir hediye gibi sarılır. Ve hediyeye sarılan el, yükü taşıyan elden çok daha uzun yol gider.
Burada çabayı değersizleştiren her düşünceyi kapıda bırakmamız gerekiyor. İbâdet, rahmeti hak etmenin aracı
değildir, ama rahmeti tatmanın kapısıdır. Namaz kılmayan bir kalp, namazın içinde açılan o genişliği bilemez.
Gece kalkıp duâ etmeyen biri, gecenin o saatinde inen sükûneti tanıyamaz. Sadaka vermeyen el, verdiği anda
kalbe dolan hafifliği hiç tadamaz. Amel, Er Rahîm'in özel ikramına açılan penceredir. Pencere evi satın almaz;
ama ışık pencereden girer.
@sesliterapi 4 Er RahîmBir yolcunun yamaçta kazandığı her şey, ayaklarının alıştığı sertlik, nefesinin öğrendiği sabır, gözünün tanıdığı
kayalar, zirvede ona eşlik eder. Amel de böyledir. Ömür boyunca kılınan namazlar, edilen duâlar, yapılan
tefekkür, sizi rahmetle karşılaştığınız anda o rahmeti tanıyabilecek biri yapar. Rahmeti tanımayan bir kalp, ona
sunulan ikramı tesadüf sanar. Rahmeti tanıyan kalp ise her ikramın ardında Er Rahîm'i görür ve O'na yönelir.
Çaba, rahmetin fiyatı değil, rahmeti görebilen gözün terbiyesidir.
Kesilmeyen fazl
Şimdi işin bir başka yüzüne geçiyoruz, belki de en tatlı yüzüne.
Dağcının sırtında taşıdığı defterde günler vardır ki hiçbir şey yazılamaz. Fırtına çıkmıştır, çadırdan dışarı adım
atılamamıştır. Hastalanılmıştır, yorgunluk bastırmıştır, cesaret kırılmıştır. O günlerin sayfası boş kalır. Ve
akşam defteri açan yolcu o boş sayfaya bakıp içinde bir boşluk hisseder: Bugün hiçbir şey yapmadım.
Ama dikkat edin: O gün de nefes almıştır. O gün de çadırın içinde ısınmıştır. O gün de bir lokma ekmek
ağzına girmiştir, kar fırtınası çadırı söküp atmamıştır, kalbi durmamıştır. Hiçbir şey yazamadığı o gün de ona
bir şeyler verilmiştir. Hem de onun amelinden bağımsız olarak.
Hayatın içinde de böyle günler olur. Kalbin kuruduğu, duânın dile gelmediği, namazın yalnızca bedende
kılındığı, Kur'ân'ın sayfalarının açılmadığı günler. O günlerde içinizdeki defter boş bir sayfa gösterir ve ses
yükselir: Bak, bugün de hiçbir şey yapmadın. İşte tam o günler, Er Rahîm'in sürekliliğini en çok tanıyacağınız
günlerdir. Çünkü o boş günde de sabah olmuş, siz uyanmışsınız. O boş günde de birisi size iyi bir söz söylemiş,
bir kapı açılmış, bir dert hafiflemiştir.
Konevî bu noktada rahmetin, amelle uyumlu olan yüzünden öteye geçer ve bir başka yüzü, fazlı anlatır:
Allah'ın fazlının ise, kesilmesi söz konusu değildir, çünkü o, karşılık ve amellere uygun
olup olmamanın dışında kalır.
Sadreddin Konevî, Esmâ i Hüsnâ Şerhi (çev. Ekrem Demirli)
Bu sözü ağır ağır okuyun. Fazl, amellere uygun olup olmamanın dışındadır. Yani sizin defterinizin dolu ya da
boş olmasıyla ilgili değildir. Ve kesilmesi söz konusu değildir.
Burada Er Rahîm isminin ruhuna dokunuyoruz. Rahîm, süreklilik bildiren bir kalıptır. Bir kere verip çekilen
değil, devam eden, akan, kesilmeyen bir rahmettir bu. Siz uyurken akar. Siz unuttuğunuzda akar. Defterinizin
sayfası boş kaldığında da akar. Konevî'nin sözündeki o iki boyut, uygun karşılık ile kesilmeyen fazl, Er
Rahîm'in iki eli gibidir. Bir eliyle yönelişinize cevap verir; öbür eliyle, siz yönelemediğiniz anlarda bile sizi
bırakmaz.
İşte bu yüzden, Resûlullah'ın o sözündeki imtinân, yani Allah'ın kuluna bir ikramı minnet olarak hatırlatması,
bir küçültme değil, bir yükseltmedir. Size bir şey verildiğini bilmek, sizi borçlu hissettirmek için değil,
sevildiğinizi hissettirmek için söylenir. Bir dostun dostuna, sen yürürken ben de senin yanındaydım, demesi
gibi.
@sesliterapi 5 Er RahîmBu farkı hissetmek önemlidir. Çünkü minnet duygusu iki türlü yaşanabilir. Birinde kul kendini borç altında
ezilmiş hisseder, başını kaldıramaz, her ikramı bir hesap olarak görür. Ötekinde kul kendini görülmüş,
gözetilmiş, hatırlanmış hisseder. Er Rahîm'in imtinânı bu ikinci türdendir. O, ikramını hatırlatırken kulunu
küçültmez; ona, sen hiçbir zaman unutulmadın, der. Ve unutulmadığını bilen kalp, defterindeki boşluklardan
korkmaz.
İmtinânın bu yüzünü kavradığımızda defterle ilişkimiz değişir. Artık defter bir hesap kitabı olmaktan çıkar, bir
şahitlik kitabına dönüşür. Ben ne yaptım sorusunun yanına, bana ne verildi sorusu oturur. Ve ikinci soru,
birinciyi hafifletir. Çünkü verilenin listesi, yapılanın listesinden her zaman daha uzundur.
Haber verin kullarıma
Kur'ân'da bir âyet var ki okuyan her kalpte bir sevinç kıvılcımı çakar. Allah Teâlâ Peygamberine bir haber
taşımasını emrediyor. Bir müjde gibi. Yamaçta yorulmuş, defterine bakıp üzülmüş, yeterince yapamadığını
düşünüp başını öne eğmiş bütün yolculara ulaşsın diye:
T ߴࠏU٨V ൮൝,T6݅TٍSֻW ֤,ېSཱ Ք (ᆠ ዥ V ᅑ U (OU4֤S ؑUֹ ዥ WऒVࣳS ࣍U
Nebbi' ibâdî ennî enel gafûrur rahîm.
Kullarıma haber ver ki, ben çok bağışlayanım, çok esirgeyenim.
Hicr, 15/49
Bu âyetin kuruluşuna bakın. Kullarıma haber ver. Allah önce onları kendine nispet ediyor: benim kullarım. Bir
sahiplenme var burada. Sonra ben diyor, ve ben kelimesini bir kez daha vurguluyor: ben, evet ben. Ve sonra iki
isim: Gafûr ve Rahîm.
Bu iki ismin yan yana gelmesinde derin bir sır var. Gafûr, örtendir. Eksikleri, kusurları, düşülen yerleri,
sayfadaki lekeleri örter. Rahîm ise, örtülenin ardından gelip ikram edendir. Önce defterinizdeki eksik satırları
bağışlayan, sonra o defterin boş sayfalarına kendi ikramını yazan.
Bu âyet, dağdaki yolcuya şunu söyler: Senin kayıp düştüğün yerler var, biliyorum. Senin eksik kaldığın günler
var, biliyorum. Senin ipin ucuna varamadığını düşündüğün anlar var, biliyorum. Ama bilin ki ben
bağışlayanım ve ben rahmet edenim. Bunu kendi yorgunluğunla değil, benim isimlerimle tart.
Burada tövbenin anlamı da değişir. Tövbe, defterinizdeki eksikleri saklamak için değil, onları Gafûr'a teslim
etmek için yapılır. Bir dağcının yanlış patikaya saptığını fark edip geri dönmesi gibidir tövbe. Utanılacak bir şey
değil, bir yöneliştir. Ve geri dönen her yolcunun önünde, Er Rahîm'in sarkıttığı ip yeniden belirir. Bir kez
dönülmüşse, ip oradadır. Bin kez dönülmüşse, ip yine oradadır. Rahmetin sürekliliği, dönüşlerin sayısıyla
yorulmaz; Er Rahîm, geri gelen kulunu her seferinde ilk gelişindeki sıcaklıkla karşılar ve onun utancını değil,
yönelişini görür.
@sesliterapi 6 Er RahîmYeterince yaptım mı sorusunun asıl ağırlığı, cevabın sizde olduğunu sanmanızdan gelir. Sanki zirveye çıkıp
çıkmayacağınıza siz karar veriyormuşsunuz gibi. Sanki kalemin de defterin de sahibi sizmişsiniz gibi. Bu âyet o
ağırlığı alıp götürür: Cevap sende değil, bende. Ve benim cevabım, Gafûr ve Rahîm.
Âyetin dikkat çeken bir yanı daha var: Haber verilmesi istenmiş. Yani bu, gizli tutulacak bir sır değil; ilan
edilecek bir müjdedir. Allah, kullarının bu rahmetten habersiz yaşamasını istemiyor. Yamaçta yorulanların,
defterine bakıp iç çekenlerin, gece uykusu kaçanların bunu duymasını istiyor. Bu yazıyı okurken ya da
dinlerken, o haber size de ulaşmış oluyor. Bir müjdeci sizin çadırınızın önüne kadar gelmiş, kapıyı aralamış ve o
cümleyi söylemiş gibi.
Çadırın önündeki akşam
Bir akşam sahnesi kuralım. Dağın yarısında, bir kayanın dibine kurulmuş küçük bir çadır. Güneş batmış,
gökyüzünde yıldızlar yanmaya başlamış. Yolcu çantasından defterini çıkarıyor, kalemini alıyor. Her akşamki
gibi bugünün metrelerini yazacak. Yazıyor da. Dört yüz metre. Kayalık geçildi. İki mola. Su yarıya indi.
Sonra kalem bir an duruyor. Yolcu başını kaldırıp yıldızlara bakıyor. Ve defterin bir sonraki sayfasını açıyor. Bu
sayfaya başka bir şey yazacak.
Bugün düşmedim. Bir kaya ayağımın altından kaydı, ama elim bir çıkıntıya tutundu. Öğle vakti güneş tam
tepedeydi, ama bir bulut geldi ve gölge etti. Yorgunluktan çökecek gibiyken, bir dere sesi duydum ve suyum
tazelendi. Akşama doğru yüreğime bir korku düştü, ama bir duâ dilime geldi ve korku dağıldı. Şu anda bu
çadırdayım, sıcağım, nefes alıyorum. Bunların hiçbirini ben yapmadım.
Yolcu yazmaya devam ediyor. Yanımda yürüyen arkadaşım bana yolun nereden döndüğünü gösterdi.
Kaybettiğimi sandığım eldivenim çantanın dibinden çıktı. Güneş batarken gökyüzü öyle bir renge büründü ki,
bütün yorgunluğumu unuttum. Bu dağa çıkma isteği bile bana verildi; ben onu kendim icat etmedim. Satırlar
uzadıkça kalem hızlanıyor, çünkü yolcu her satırda bir öncekini hatırlatan yeni bir şey buluyor.
O sayfa doldukça yolcunun içinde bir şey yumuşar. Omuzlar iner. Nefes uzar. Az önce dört yüz metreyi eksik
bulan kalp, şimdi verilenlerin bolluğu karşısında sessizleşir. Ve bu sessizlikte bir şükür doğar. Kimse ona şükret
demedi; şükür kendiliğinden geldi, çünkü gördü.
Er Rahîm'in tecellîsi altında yaşamak, işte bu iki sayfayı birlikte tutmaktır. Yaptıklarınızın sayfasını yırtmadan,
ama verilenlerin sayfasını da boş bırakmadan. Birinci sayfa sizi ertesi sabah yola çıkarır. İkinci sayfa sizi gece
rahat uyutur. Birincisi olmadan yolcu tembelleşir, ikincisi olmadan yolcu tükenir.
Bu iki sayfayı bir arada tutan kalpte bakış da değişir. Başkalarının defterlerine bakışınız değişir. Bir dostunuzun
ibâdetinde eksik gördüğünüzde onu tartmazsınız, çünkü kendi defterinizin de rahmetle tamamlandığını
bilirsiniz. Bir yakınınızın yamaçta zorlandığını gördüğünüzde onu kınamazsınız; ona ipin uzandığını
hatırlatırsınız. Er Rahîm'in tecellîsi sizde merhamet olarak taşar. Kendi defterine rahmetle bakabilen,
başkasının defterine de rahmetle bakabilir.
İlişkileriniz yumuşar. Kendinizle olan ilişkiniz yumuşar. Gece yatağa girdiğinizde o eski ses, yeterince yaptın mı
sesi, belki yine gelir; ama artık yalnız gelmez. Yanında bir başka ses vardır: Sana ne verildi?
@sesliterapi 7 Er RahîmBu ikinci ses, birinciyi susturmaz; onu terbiye eder. Yeterince yaptın mı sorusu artık bir suçlama gibi değil, bir
davet gibi gelir. Yarın biraz daha yaklaşabilir misin, der. Ve bu davete evet demek kolaylaşır, çünkü bugünün
eksiği, verilenlerin bolluğu içinde erimiştir. Kul, kendini eksik biri olarak değil, ikram görmüş biri olarak
uykuya dalar. Ve ikram görmüş biri, sabah kalktığında, o ikramın sahibine yönelmekten utanmaz; aksine, O'na
koşar.
Kendi defterine rahmetle bakabilen, başkasının defterine de rahmetle
bakabilir.
Defterin öbür sayfası
Şimdi bu yazının size bırakmak istediği küçük, tek bir iç harekete geliyoruz.
Bu gece, ya da size en yakın akşam, günün sonunda yatağa uzanmadan önce, içinizdeki defteri açın.
Yaptıklarınızın sayfasını açmak zorunda değilsiniz; o sayfa nasılsa her gece kendiliğinden açılıyor. Bu kez
doğrudan öbür sayfaya gidin. Ve oraya, bugün size verilenlerden yalnızca birkaçını anın. Büyük şeyler
aramayın. Bir nefes, bir lokma, bir tebessüm, bir kapanmış kapı ya da açılmış bir kapı, ayağınızın kaymadığı bir
an, dilinize gelen bir duâ, kalbinize düşen bir sükûnet.
Bunları anarken içinizden bir kez şöyle deyin: Yâ Rahîm, bunları bana sen verdin. Benim defterimde
yazmayanları da sen verdin.
Bu bir sayma değildir. Bu, bir anmadır. Bu anma şükrün kendisidir ve şükür bir duâdır. Duâ bir yönelmedir ve
yönelme, Konevî'nin anlattığı o akıştır: sizden O'na doğru giden bir yükseliş. Ve o yükselişe uygun bir rahmet
geri döner.
Ertesi sabah defterin ilk sayfası yine açılacak. Yine yola çıkacaksınız. Namazınızı kılacak, sadakanızı verecek,
dilinizi tutacak, bir hatırı soracak, bir gönlü alacaksınız. Bunları bırakmayacaksınız; çünkü bunlar sizi ipin
sarktığı yere taşıyan adımlardır. Ama artık o adımları atarken sırtınızda o eski ağırlık olmayacak. Çünkü
sonucun sizin elinizde olmadığını, sonucun Er Rahîm'in elinde olduğunu bileceksiniz. Ve O'nun elinin size
uzandığını.
Bu bilgi bir gevşeklik değil, bir cesarettir. Sonucu O'na bırakan kul, adımını korkuyla değil, sevinçle atar.
Zirveye varamazsam ne olur, diye titreyen yolcu ile ipin orada olduğunu bilen yolcu aynı yamaca tırmanır; ama
biri her adımda yorulurken, öbürü her adımda biraz daha hafifler.
Belki bir gece öbür sayfaya hiçbir şey yazamayacak kadar yorgun olacaksınız. O zaman bile tek bir satır yeter:
Bugün de nefes aldım. Bu tek satır, kalbinizi Er Rahîm'e çevirmeye yeter. Ve bir kez çevrilen kalp, ertesi akşam
daha kolay çevrilir. Sayfa yavaş yavaş dolar. Bir süre sonra fark edersiniz ki, verilenleri anmak bir alışkanlığa,
sonra bir hâle dönüşmüştür. Gözünüz gün içinde de onları görmeye başlar; akşamı beklemeden, anında,
içinizden bir şükür yükselir.
@sesliterapi 8 Er RahîmZirve değil, yukarıdan uzanan el
Dağcılar zirveye vardıklarında genellikle uzun bir konuşma yapmazlar. Sessizce dururlar. Bir süre aşağıya,
geldikleri yola bakarlar. Ve o anda, yolun hiçbir kısmını yalnız yürümediklerini anlarlar. Öndekinin açtığı
patika, yukarıdan sarkan ip, rüzgârın dindiği an, bulutun gölgesi, kayanın tuttuğu ayak. Hepsi bir yerden
verilmişti.
Bizim hayatımızdaki zirve belki bir dağın tepesi değil. Belki bir kalbin genişlemesi, bir hâlin güzelleşmesi, bir
istikâmetin bulunması. Belki yalnızca bir akşam, yatağa uzandığımızda içimizde yeterince yaptım mı
sorusunun yerine bir şükür cümlesinin olması. Bu zirveye de aynı yoldan varılır: Kendi ayağımızla yürüyerek,
ama yukarıdan uzanan ele tutunarak.
Resûlullah'ın o sözü bu yüzden bir hüküm değil, bir müjdedir. Hiç kimseyi ameli kurtarmaz, sözü, sizin
amelinizi küçültmez. Sizin amelinizi, kendi başına taşıyamayacağı bir yükün altından kurtarır. Amelinizin işi
sizi zirveye çıkarmak değildir; amelinizin işi, sizi O'nun rahmetinin uzandığı yere getirmektir. Gerisini Er
Rahîm üstlenir.
Ve Hicr sûresindeki o haber hâlâ taşınmaktadır. Her gece, her yorgun yolcunun çadırına. Kullarıma haber ver.
Siz de o kullardansınız. Size de haber verildi. Ben Gafûr'um, ben Rahîm'im.
Defterinizi kapatın şimdi. Ya da kapatmayın; bir sayfasını açık bırakın. Öbür sayfayı. Verilenlerin sayfasını. O
sayfa hiçbir gece boş kalmayacak, çünkü onu dolduran kalem sizin elinizde değil.
· · ·
· · ·
Siz yamaca bir adım daha atın; zirvenin son metresini,
defterinize hiç yazmadığınız bir rahmet çoktan yazdı.
@sesliterapi 9 Er Rahîm
