E R R A H Î M · E S M Â L A R L A K I Ş I S E L D Ö N Ü Ş Ü M
Nefsimin Dediği Son Söz Değildir
Kuyunun dibinden yukarı bakan kalbe Er Rahîm'in uzattığı ip üzerine
· · ·
Gece yarısından sonra konuşan ses
Gece yarısı geçmiş. Ev susmuş, sokak susmuş, telefonun ekranı kararmış. Herkes uykuya teslim olmuşken
içimizde bir ses uyanır. Gündüz kalabalığın arasında boğulan o ses, karanlıkta netleşir, cümle kurmaya başlar.
Önce yumuşak konuşur: bugün neden öyle dedin? Sonra sesini yükseltir: hep böylesin zaten. En sonunda
hükmünü okur: sen bu hâlinle hiçbir yere varamazsın.
Bu sesi hepimiz tanırız. Kimimizde öfkenin ardından gelir, kimimizde bir dedikodunun, kimimizde ertelenmiş
bir namazın, kırılmış bir gönlün, bitmeyen bir kıskançlığın ardından. Ses, zaaflarımızın listesini ezberden okur.
Hiçbirini unutmaz. Yıllar önceki bir sözü bile tarihiyle, yeriyle hatırlatır.
İşin tuhaf yanı şu: bu sesin söylediklerinin bir kısmı doğrudur. Evet, öfkelendik. Evet, o sözü söylememeliydik.
Evet, aynı yere tekrar tekrar düştük. Ses yalan söylemiyor gibidir ve tam da bu yüzden ona inanırız. Doğru bir
tespitle başlayan bir cümlenin sonunu da doğru sanırız.
Oysa bu gecenin bütün meselesi, o cümlenin sonundadır. "Öfkelendim" demek bir tanıklıktır. "Ben zaten
böyleyim, benden bir şey olmaz" demek ise bir hükümdür. Birincisi kulun kendine dürüstçe bakmasıdır;
ikincisi kulun, yalnız Allah'a ait olan son sözü kendi nefsine teslim etmesidir.
Bu gece konuşan sesin bir de alışkanlığı vardır: hep aynı saatte gelir. Gün boyu meşguliyetin arkasına saklanır,
gece herkes çekilince ortaya çıkar. Yastığa başımızı koyduğumuz an, gün içinde bir kenara ittiğimiz ne varsa
sırayla huzurumuza getirilir. Sanki içimizde bir kâtip oturmuş, her akşam defterini açıp aynı sayfaları yüksek
sesle okuyor. Biz de o okumayı dinlerken uykumuzu kaybederiz, ama bir türlü defteri kapatmayı bilemeyiz.
Peki bu defterin son sayfasını kim yazar? Nefsimiz mi, yoksa Rabbimiz mi? Kendi hakkımızdaki son kararı,
gece yarısı bizi uykusuz bırakan o kâtibe mi bırakacağız, yoksa bizi yaratan, bizi bizden iyi bilen Rabbimize mi?
Bu sohbet, o son sözün kime ait olduğu üzerinedir. Ve bu gece, size bir kuyunun başına kadar eşlik etmek
istiyorum.
@sesliterapi 1 Er RahîmKuyunun ağzına kazınmış bir istisna
Kur'ân'da Yûsuf sûresinin bir yerinde, insanın kendi iç dünyasına dair söylenmiş en dürüst cümlelerden biri
durur. Müfessirlerin bir kısmı bu sözü Yûsuf Hz.'in diline, bir kısmı ise yıllar sonra hakikati itiraf eden azîzin
hanımının diline nispet eder. Kimin dilinden çıkmış olursa olsun, cümle aynı yere varır: bir insan, uzun bir
yolculuğun sonunda kendi nefsinin önünde durmuş ve onu temize çıkarmaya kalkmamıştır.
VKՔ *ᆠ V ᅎS6SۛU٨S6֤S۞ॳ U V८Ք* U&݅V֤ېܧUQ.S6֤ Ֆ V۞Ք ॶS८ SܑWٍ ዥ V ؔ ,ېՔ VKՔ *ฏUWٍS T+UVޒS ֤(ݰS۞SM Ֆ
Q ߴࠏU٨S6Q6݅TٍSִᆠV ᅎS6 U
Ve mâ überriü nefsî, innen nefse leemmâretün bis sûi illâ mâ rahime rabbî, inne rabbî gafûrun
rahîm.
Ben nefsimi temize çıkarmıyorum. Çünkü nefis, Rabbimin esirgedikleri hâriç, şüphesiz
kötülüğü çokça emreder. Muhakkak ki Rabbim bağışlayandır, esirgeyendir.
Yûsuf, 12/53
Bu âyeti ilk okuyuşta insanın gözü ortasındaki sert ifadeye takılır: nefis kötülüğü çokça emreder. Gece yarısı
konuşan o ses de zaten bunu söylüyordu. Ama âyet orada bitmiyor. Cümlenin tam ortasında küçük, ince,
fakat bütün yükü taşıyan bir kelime durur: illâ. Hâriç. Ancak.
"İllâ mâ rahime rabbî." Rabbimin rahmet ettiği hâriç.
Bu iki kelimeyi bir kuyunun taş ağzına kazınmış bir yazıt gibi görüyorum. İnsan kuyuya eğilir, aşağıda karanlığı
görür, aşağıdan gelen yankıyı duyar. Ama ellerinin dayandığı taşın üzerinde, parmaklarının altında bir yazı
vardır: hâriç. Karanlık gerçektir, ama son söz değildir. Nefsin emri vardır, ama nefsin emrinin üstünde bir
istisna vardır ve bu istisna Rabbin rahmetinin adını taşır.
Âyetin sonuna bakın: "Muhakkak ki Rabbim bağışlayandır, esirgeyendir." Gafûr ve Rahîm. Nefsin kötülüğü
emrettiğini itiraf eden cümle, Er Rahîm'in adıyla mühürlenir. İtiraf, ümitsizliğe değil Rahîm'e çıkar. Âyet,
kendini tanıyan bir kulun nereye bakması gerektiğini cümlenin kuruluşuyla gösterir: önce nefsine dürüstçe
bakar, sonra gözünü kaldırıp Rabbine bakar.
İşte kendini tanımak budur. Kendini aşağılamak ise ilk yarıda kalıp ikinci yarıyı hiç okumamaktır.
Nefsin cümlesi "kötülük" kelimesinde durur; Kur'ân'ın cümlesi
"Rahîm" kelimesinde biter.
@sesliterapi 2 Er RahîmGökyüzü en çok kuyunun dibinden görünür
Yûsuf Hz.'i kardeşleri bir kuyuya bıraktığında henüz çocuktu. Gömleği elinden alınmış, sesi yukarıya
ulaşmayan bir derinlikte, taşların ve suyun soğuğunda yalnız kalmıştı. İnsanın hayatında böyle kuyular olur.
Bazen başkaları bizi oraya atar, bazen de kendi ellerimizle, kendi zaaflarımızla iniveririz.
Eskiler derdi ki derin bir kuyunun dibinden bakan kişi, gündüz vakti bile gökteki yıldızı görebilirmiş. Çünkü
kuyunun duvarları etraftaki bütün ışığı keser, geriye yalnız yukarıdaki o dar daire kalır. Dünyanın gürültüsü
susar, göğün sesi duyulur.
Zaaf dediğimiz şey de çoğu zaman böyle bir kuyudur. İçine düştüğümüzde etrafımız kararır. Ama o karanlık,
başka hiçbir yerde göremeyeceğimiz bir şeyi görünür kılar: bizi taşıyanın biz olmadığını. Güçlü olduğumuz
günlerde kendi ayaklarımızla yürüdüğümüzü sanırız. Kuyunun dibinde ise ayaklarımızın bizi hiçbir yere
taşımadığını, yukarıdan uzanacak bir ipe muhtaç olduğumuzu öğreniriz.
Kuyunun dibinde Yûsuf Hz.'in neler hissettiğini Kur'ân uzun uzun anlatmaz. Ama bildiğimiz bir şey var: o
karanlıkta yalnız bırakılmadı. Rabbi ona, bir gün kardeşlerine bu yaptıklarını haber vereceğini bildirdi.
Kuyunun dibine, henüz hiçbir kervan gelmeden önce, bir ümit indirildi. Kervandan önce kalbe gelen bir
haber. İp gelmeden önce gelen bir ses.
Bu çok ince bir sırdır. Rahîm'in rahmeti bazen dışarıdan gelecek kurtuluştan önce, içeride bir sükûnet olarak
iner. Durum henüz değişmemiştir, duvarlar aynı duvarlar, karanlık aynı karanlıktır. Ama kalbin karanlığa
bakışı değişmiştir. Kuyu artık bir son değil, bir bekleyiş yeridir.
Yûsuf Hz. o kuyudan çıktı. Ama kendi gücüyle değil. Bir kervan geldi, bir kova sarktı, bir el uzandı. Rahmet
çoğu zaman böyle gelir: beklenmedik bir kervanın susuzluğu kılığında, sıradan bir kova ipinin ucunda.
Kendi zaaflarımıza bu gözle bakabilir miyiz? Öfkemiz, kıskançlığımız, tembelliğimiz, dilimizin sürçmeleri;
bunlar bizim kuyumuzdur. Ve bir kuyu, insanın gözünü yukarıya kaldırması için yaratılmış en dar ama en
sahici penceredir. Utanç başı öne eğer. Kuyu ise başı yukarı kaldırtır. Aynı karanlık, birine utanç olur, ötekine
yıldız.
Er Rahîm'in rahmeti, özellikle dönen, yönelen, iman eden kula yönelmiş, devam eden bir rahmettir. Kuyunun
ağzında bekleyen ve aşağıdan gelecek ilk sesi duyan bir rahmettir. Bu rahmet, kulun mükemmel olmasını
beklemez. Kulun yukarı bakmasını bekler.
Zaafınız, Rahîm'in kapısına en yakın durduğunuz yerdir.
Yâkub Hz.'in avucunda kalan emanet
Kıssanın başka bir köşesinde, yaşlı bir babanın yüzü durur. Yâkub Hz. yıllar önce en sevdiği oğlunu,
kardeşlerine emanet etmişti. Onlar söz vermişlerdi: biz onu koruruz. Akşam olduğunda ise kanlı bir gömlekle
dönmüşlerdi. Babanın gözleri ağlamaktan ağarmıştı.
@sesliterapi 3 Er RahîmYıllar sonra aynı kardeşler, bu kez küçük kardeşleri Bünyâmin'i istemeye geldiler. Mısır'dan erzak alabilmek
için onu yanlarında götürmeleri gerekiyordu. Ve yine aynı sözü verdiler: biz onu koruruz.
Bir baba bu noktada ne der? İnsan olan her birimizin içinde iki cevap hazır bekler. Biri, eski yaranın sesidir:
"Size bir kere güvendim, olan oldu, bir daha asla." Öteki ise körü körüne bir teslimiyettir: "Peki, siz bilirsiniz."
Yâkub Hz. ikisini de söylemedi. Önce geçmişi hatırladı, kardeşlerinin eski sözünü unutmadığını açıkça belirtti.
Sonra bakışını oğullarının sözünden alıp Rabbine çevirdi.
SയഔUᄕUᄃ,V ൮൝,TۛS٨W6 Ք (S݅T ڎSM֤PܶU֤ـSຼQWઞSົ ዥ T ԒV ԑԐ֤S ـՔ
Fallâhu hayrun hâfızâ, ve hüve erhamür râhimîn.
Allah en hayırlı koruyucudur; O, merhametlilerin en merhametlisidir.
Yûsuf, 12/64
Bu cümleyi kendi iç dünyamıza taşıyalım. Nefsimiz de bize sık sık söz verir. "Bu son, bir daha yapmayacağım."
"Yarından itibaren her şey değişecek." Sonra aynı yere düşeriz. Ve iç sesimiz, kardeşlere güvenmeyi bırakan
yaralı baba gibi, bu kez kendimize hiç güvenmemeye karar verir: "Sen sözünü tutmazsın, senden hayır gelmez."
Yâkub Hz.'in cevabı bize üçüncü bir yol gösterir. Nefsin verdiği söze körü körüne yaslanmak yok. Nefsin
geçmişte bozduğu sözler yüzünden kendini mahkûm etmek de yok. Bunun yerine emaneti, merhametlilerin en
merhametlisine teslim etmek var. Erhamü'r râhimîn. Bütün merhamet sahiplerinin merhameti O'nun
merhametinden bir yansıma ise, O'nun merhameti hepsinden geniştir; bizim kendimize gösteremediğimiz
merhamet bile O'nda eksiksizdir.
Yâkub Hz. oğullarına değil, Allah'a güvendi. Biz de nefsimizin sözüne değil, Rahîm'in rahmetine güvenebiliriz.
Bu, sorumluluktan kaçmak değildir. Yâkub Hz. tedbirini aldı, oğullarından yemin istedi, onlara nasihat etti.
Ama kalbini tedbirin üzerine değil, Rabbinin üzerine koydu. Kul da tövbesini eder, niyetini tazeler, elinden
geleni yapar; fakat kalbini kendi gücünün üzerine değil, Rahîm'in üzerine yaslar.
Yâkub Hz.'in bu teslimiyetinde dikkatimi çeken bir incelik daha var. O, Rabbini "en hayırlı koruyucu" olarak
anarken hemen ardından "merhametlilerin en merhametlisi" diye anar. Koruma ile merhameti yan yana getirir.
Sanki şöyle der: Ben oğlumu koruyamadım, kardeşleri de koruyamadı; ama koruması merhametinden doğan
bir Rab var. O korur, çünkü merhamet eder. Kendi nefsimiz için de böyle duâ edebiliriz: Rabbim, ben
kendimi kendimden koruyamadım; Sen koru, çünkü Sen merhametlilerin en merhametlisisin.
Yâkub Hz. gecelerini nasıl geçirdi, bilemeyiz. Ama Kur'ân onun derdini ve hüznünü yalnız Allah'a açtığını
haber verir. Gözyaşını kimseye yük etmedi, kimseye şikâyet etmedi; şikâyetini bile Rabbine götürdü. Gece
konuşan sesin karşısında bizim de böyle bir sığınağımız var. İçimizdeki ağırlığı kendi kendimize tekrarlamak
yerine, onu Rabbimize açabiliriz. Aynı ağırlık, kendi içimizde dönüp durduğunda bizi aşındırır; Rabbe
açıldığında ise duâya dönüşür.
@sesliterapi 4 Er RahîmVe bakın ne oldu: yıllar sonra o baba, kaybettiği iki oğluna da kavuştu. Gözleri, Yûsuf Hz.'in gömleğiyle
yeniden açıldı. Kuyuya atılan çocuk, babasını sarayında karşıladı. Rahmet geç gelmiş gibi göründü, ama hiç
gecikmedi; yalnızca kendi vaktini bekledi.
Düşüşten sonraki ilk duâ
Kıssaların en eskisine, insanlığın ilk düşüşüne dönelim. Âdem Hz. cennette idi. Ona her şey verilmişti; yalnız
bir ağaca yaklaşmaması istenmişti. Ve bildiğimiz gibi, o ağaca yaklaşıldı. Sonra düşüş geldi. Yükseklerden
aşağıya, cennetin genişliğinden dünyanın darlığına.
Kur'ân, Âdem Hz. ile eşinin o anda kendi nefislerine zulmettiklerini itiraf ettiklerini, ardından Rablerinden
bağışlanma ve rahmet dilediklerini haber verir. Muhyiddin İbn Arabî Hz. ise Şeceretü'l Kevn, yani Varlık Ağacı
adlı eserinde, bu düşüşün içindeki kalbe ayrı bir dil verir. Onun kaleminde Âdem Hz. şöyle seslenir:
Efendim! Yükselişte engellenme acısını tattırdın; düşüşte rahmetten ümitsizlik narına
yanmaktan koru beni.
Muhyiddin İbn Arabî, Şeceretü'l Kevn (Varlık Ağacı), çev. Vahdettin İnce
Bu duâda iki ateş vardır. Biri, Âdem Hz.'in kabul ettiği ateştir: yükselişte engellenmenin acısı. "Bunu tattırdın"
der; itiraz etmez, isyan etmez, olanı inkâr etmez. Düştüğünü bilir, düşüşün acısını bilir, bu acıyı Rabbinden
gelen bir tadış olarak kabul eder.
Ama ikinci ateşten korunmayı ister: rahmetten ümitsizlik narı. İşte bütün sırrın düğümü buradadır. Âdem
Hz. düşmekten değil, düştükten sonra ümidini yitirmekten korkar. Hata bir yaradır; ümitsizlik ise o yarayı
içten içe yakan bir ateştir. Hata insanı aşağı indirir; ümitsizlik insanı aşağıda tutar.
Gece yarısı konuşan o ses, işte bu ikinci ateşin sesidir. Hatayı hatırlatmakla yetinmez, hatanın üzerine bir de
"senin için artık rahmet yok" cümlesini ekler. Âdem Hz.'in duâsı, bu cümleye karşı insanlığın ilk sığınağıdır.
Babamız Âdem, düşüşünün hemen ardından bize bir yol bıraktı: düştüğünü kabul et, ama ümitsizliğe
düşmekten Rabbine sığın.
Burada çok önemli bir ayrım saklıdır. Utanç ile ümitsizlik aynı şey değildir. Âdem Hz. utandı; cennetin
yapraklarıyla örtünmeye çalıştı, Rabbinin huzurunda başını eğdi. Ama utancı onu Rabbinden kaçırmadı,
Rabbine doğru yürüttü. Utanç bir yere kadar kulun edebidir; kalbin hâlâ diri olduğunun, yanlışı yanlış olarak
gördüğünün işaretidir. Ümitsizlik ise utancın yönünü ters çevirir. Utanç kulu kapıya götürür; ümitsizlik
kapının önünden geri döndürür.
Bu duâda dikkatimi çeken bir şey daha var: Âdem Hz. ne kadar düşmüş olursa olsun, ilk kelimesi "Efendim!"
dir. Hitap kopmamıştır. Rabbiyle konuşmayı bırakmamıştır. Düşüş onu Rabbinden uzaklaştırmamış, aksine
daha yakın, daha samimi bir yakarışa itmiştir. Tövbe tam olarak budur: düştüğün yerden, hitabı koparmadan
Rabbine yeniden "Efendim" diyebilmek.
@sesliterapi 5 Er RahîmDüşmek insana aittir; düştüğü yerden "Efendim" diyebilmek ise
Rahîm'in ikramıdır.
Fenerin ışığı ile kırbacın izi arasında
Kendini tanımak ile kendini aşağılamak, dışarıdan bakıldığında birbirine çok benzer. İkisinde de insan kendi
kusurlarına bakar. İkisinde de bir isim konur, bir eksik görülür. Ama içeriden bakıldığında aralarındaki fark,
kuyuya sarkıtılan bir fenerle, kuyunun duvarına vurulan bir kırbaç kadar büyüktür.
Fener, karanlığı görünür kılar ki insan nereye basacağını bilsin. Kırbaç ise karanlığı daha da derinleştirir,
yaralar, insanı kımıldayamaz hâle getirir. Kendini tanıyan kişi feneri tutar: "Evet, burada bir çukur var, burada
kaygan bir taş var." Kendini aşağılayan kişi ise kırbacı tutar: "Bu çukur benim, bu taş benim, ben zaten bu
kuyudan ibaretim."
Yûsuf sûresindeki o itirafa yeniden bakın. "Ben nefsimi temize çıkarmıyorum." Bu, feneri tutan bir cümledir.
Kendini kandırmaz, savunmaz, süslemez. Ama arkasından "nefsim berbattır, ben de berbatım" demez.
"Rabbimin rahmet ettiği hâriç" der. Fener aşağıyı aydınlatır, ama insanın gözü sonunda yukarıya, ipin geldiği
yere kalkar.
Kendini aşağılamanın ince bir tuzağı vardır: dışarıdan tevazu gibi görünür. İnsan kendini ne kadar yererse o
kadar alçakgönüllü olduğunu sanır. Oysa kendini sürekli yeren bir kalp, farkında olmadan merkeze yine
kendini koymuştur. Bütün dikkat kendi kusurundadır. Rabbine bakmaya vakit kalmaz. Kendi karanlığını
Rabbinin rahmetinden daha büyük görmek, tevazu değil, gizli bir ümitsizliktir.
Kendini tanıyan kul ise kusurunu gördüğü anda dikkatini Rabbine çevirir. Kusur, onun için bir son değil, bir
başlangıç noktasıdır. "Bu zaafım var" der ve hemen ardından ekler: "Ve benim bir Rabbim var." Bu ikinci
cümle olmadan birinci cümle insanı ezer. İkinci cümleyle birlikte ise birinci cümle insanı yükseltir.
Bunu günlük hayatın içinde hissedebiliriz. Kalbi kırılmış bir yakınımızın yanına giderken, kendini yerip duran
bir ruh hâliyle gitmek ile kusurunu kabul etmiş ama Rahîm'e yaslanmış bir kalple gitmek arasında ne büyük
fark vardır. Birincisinde özür bile bir yüke dönüşür; karşımızdakini bizi teselli etmek zorunda bırakırız.
İkincisinde ise özür sade, sakin ve samimidir. Çünkü kendimizi ezmeye ihtiyacımız kalmamıştır; Rahîm'in
bakışı altında dürüst olmak yeterlidir.
Burada Er Rahîm isminin kendine has bir sırrı belirir. Rahmet, bütün varlığı kuşatan geniş bir sofra gibidir;
güneş herkesin üzerine doğar, gece herkesin üzerine aynı sükûnetle iner. Rahîm ismi ise bu geniş rahmetin
içinde, Rabbine yönelen kula özel olarak uzanan, onu bırakmayan, ona ikram eden rahmeti hatırlatır. Kendini
aşağılayan kalp, bu özel rahmetin kendisi için olmadığını düşünür: "Ben buna lâyık değilim." Oysa Rahîm'in
ikramı, kulun lâyık olmasına değil, kulun yönelmesine bağlanmıştır. Fenerini tutup kendi kusuruna dürüstçe
bakan ve ardından gözünü Rabbine kaldıran kul, tam da bu ikramın muhatabıdır.
@sesliterapi 6 Er RahîmAynı fark, sadakada da görünür. Kendini aşağılayan kalp sadakayı bir kefaret borcu gibi verir, sanki bir cezayı
ödüyormuş gibi. Kendini tanıyan ve Rahîm'e yaslanan kalp ise sadakayı bir şükür gibi verir: "Rabbim bana
bunca kusuruma rağmen rahmet ediyor, ben de bu rahmetten bir damlayı başkasına ulaştırayım." Aynı sadaka,
birinde ağırlık, ötekinde ferahlık olur.
Gecenin yazısını yeniden okumak
Tefekkür dediğimiz şey, bazen gecenin o saatinde iç sesin cümlelerini yeniden okumaktır. Nefsin yazdığı yazıtı
silmek değil; onun altına Kur'ân'ın yazdığı istisnayı eklemek.
Nefsin yazıtı şöyledir: "Sen yine aynı hatayı yaptın."
Altına eklenecek satır şudur: "Rabbimin rahmet ettiği hâriç."
Nefsin yazıtı şöyledir: "Sana güvenilmez, sözünü tutmazsın."
Altına eklenecek satır: "Allah en hayırlı koruyucudur; O, merhametlilerin en merhametlisidir."
Nefsin yazıtı şöyledir: "Bu kadar düştükten sonra artık senin için bir yol yok."
Altına eklenecek satır: "Düşüşte rahmetten ümitsizlik narına yanmaktan koru beni."
Bu, kendimizi kandırmak değildir. Nefsin cümlelerini inkâr etmiyoruz. Onların doğru taraflarını kabul
ediyoruz. Ama hiçbirinin son kelime olmasına izin vermiyoruz. Son kelime, Rabbin kelimesidir. Ve Rabbin
kelimesi bu üç kıssada da rahmet ile biter.
Bu tefekkürün kalbe getirdiği değişim çok sessizdir. Bir sabah uyandığınızda, önceki gecenin hatası hâlâ
hafızanızdadır, ama artık boğazınızda bir düğüm gibi durmaz. Bir sohbette yine öfkelendiğinizi fark edersiniz,
ama bu kez ardından gelen iç ses "işte yine" diye bağırmaz; daha alçak bir sesle "Rabbim, burası da senin
rahmetine muhtaç" der. Bakışınız değişir. Kendinize artık kuyunun duvarına bakar gibi değil, kuyunun
dibinden göğe bakar gibi bakmaya başlarsınız.
Belki en büyük değişim, başkalarına bakışta olur. Kendi zaafına Rahîm'in gözüyle bakabilen insan, başkasının
zaafına da kırbaçla değil fenerle bakmaya başlar. Kardeşinin öfkesini, eşinin unutkanlığını, çocuğunun inadını
görür; ama bunları onların son sözü saymaz. Çünkü kendi nefsinin son söz olmadığını öğrenmiş biri,
başkasının nefsinin de son söz olmadığını bilir. Yâkub Hz. oğullarının bir zamanki ihanetini bildiği hâlde
onlarla konuşmayı sürdürdü, onlara duâ etti ve sonunda onlar da tövbe ettiler. Rahmet, bir kalpte yer bulunca
oradan taşar.
Bir zaafın adını fısıldamak
Şimdi bu sohbeti küçük bir iç hareketle bağlamak istiyorum. Büyük bir program, uzun bir liste değil. Tek bir
adım.
Hepimizin bildiği, adını koyabildiği en az bir zaafı vardır. Belki çabuk öfkelenmek. Belki başkalarının iyiliğine
için için üzülmek. Belki verilen sözlerin ertelenmesi, belki dilin bir türlü tutulamayan yerleri. Gece yarısı
konuşan o ses, bu zaafın adını sık sık söyler; ama hep kendine, hep suçlama diliyle.
@sesliterapi 7 Er RahîmBu gece ya da yarın gece, bu zaafın adını bir kez de Rahîm'e söyleyin. Kendinize değil, O'na. Uzun cümleler
kurmanıza gerek yok. Âdem Hz. gibi önce bir hitap: "Rabbim." Sonra bir isim: "Bende şu var." Ve sonra, Yûsuf
sûresindeki o itirafın ikinci yarısı gibi bir dayanış: "Senin rahmet ettiğin hâriç, benim bu konuda gücüm yok.
Sen Rahîm'sin."
Bu kadar. Ne kendinizi savunun ne de kendinizi yerin. Yalnızca söyleyin.
Bunu söylemek için en güzel vakit, belki de o sesin en yüksek konuştuğu saattir. Gecenin son üçte biri, seher
vakti; Rabbin kullarına en yakın olduğu, duâların en çok duyulduğu vakit olarak bilinir. Nefsin en gür sesle
konuştuğu saat, aynı zamanda kapının en geniş açık olduğu saattir. Uykunuz kaçtığında, o eski defter yeniden
açıldığında, kalkıp iki rekât namaz kılabilir ya da yalnızca yatağınızda doğrulup bu birkaç kelimeyi Rabbinize
söyleyebilirsiniz. O zaman uykusuzluk bile bir davete dönüşür.
Bu söyleyişin yanına küçük bir sadaka da eklenebilir. Ertesi sabah, sizin zaafınızın tam tersi olan bir iyiliği,
kimseye söylemeden birine yapmak. Öfkesine söz geçiremeyen biri, o gün bir kişiye özellikle yumuşak bir söz
söyler. Kıskançlıktan muzdarip olan biri, kıskandığı kişi için gizlice duâ eder. Elini sıkı tutan biri, gönlünü
genişletmek için bir eli doldurur. Bu, zaafı silmek için bir pazarlık değildir; Rahîm'in size gösterdiği rahmetten
bir parçayı başkasına taşımaktır.
Ne olur bu söyleyişte? Aynı zaaf, iç sesin elinde bir suçlama iken, Rahîm'in huzurunda bir duâya dönüşür.
Aynı isim, gece yarısı kendinize söylediğinizde sizi ezer; Rabbinize söylediğinizde sizi O'na yaklaştırır. Kuyunun
dibinde aynı karanlık durur, ama artık o karanlığın içinden yukarıya bir ses yükselir. Ve kuyunun ağzında, sesi
ilk duyan bir rahmet bekler.
Belki zaaf yarın yine kapınızı çalacak. Belki yine aynı yere düşeceksiniz. O zaman aynı adı yeniden
söyleyeceksiniz. Tövbe bir kez açılıp kapanan bir kapı değildir; Rahîm'in kapısı, kul her döndüğünde yeniden
aralanır. Rahîm'in rahmeti devam eden bir rahmettir; bir kere verip çekilen değil, dönene her seferinde yeniden
ikram eden bir rahmettir.
Belki ilk seferinde bu birkaç kelimeyi söylemek zor gelecek. Dil düğümlenecek, insan kendi zaafını Rabbine
söylemekten bile utanacak. Oysa Rabbimiz o zaafı bizden iyi bilir; ondan saklanacak bir şeyimiz yoktur. Ona
zaafımızın adını söylemek, O'na bir şey haber vermek değil, kendimizi O'nun huzuruna olduğumuz gibi
getirmektir. Maskesiz, savunmasız, süssüz. Ve bir kul Rabbinin huzuruna olduğu gibi geldiğinde, ilk defa
gerçekten hafifler. Çünkü artık saklayacak bir yükü kalmamıştır.
Yûsuf Hz. kuyudan çıkarken hangi yıllarda neler yaşayacağını bilmiyordu. Yâkub Hz. oğlunu kardeşleriyle
yollarken onu ne zaman göreceğini bilmiyordu. Âdem Hz. düştüğünde, tövbesinin kabul edileceği anı henüz
görmüyordu. Ama üçü de aynı şeyi yaptı: karanlığın ortasında Rablerine döndüler ve son sözü O'na bıraktılar.
Siz de bu gece, nefsinizin size söylediği en ağır cümleyi hatırlayın. Ve onun altına, kuyunun taşına kazınmış o
küçük kelimeyi ekleyin: hâriç. Rabbimin rahmet ettiği hâriç.
· · ·
Gece yine gelecek. Ses yine konuşacak. Ama artık siz o sesin yanında bir başka sesi de tanıyorsunuz: kuyunun
ağzından aşağıya sarkan, sizi adınızla çağıran, zaafınızın adını duyduğu anda yaklaşan Rahîm'in rahmeti.
@sesliterapi 8 Er Rahîm· · ·
Nefsiniz gece boyunca ne yazarsa yazsın, o yazıtın son kelimesini
Rahîm koyar ve O'nun kelimesi her seferinde rahmettir.
@sesliterapi 9 Er Rahîm
