E R R A H Î M · E S M Â L A R L A K I Ş I S E L D Ö N Ü Ş Ü M
Kuruyan Yaprağın Haberi
Ümidin tükendiği yerde Er Rahîm'in bahçesi uyanır
· · ·
Şubat Sonunda Bir Bahçe Kapısı
Kışın bahçe yalan söyler. Dallar çıplaktır, toprak taş gibi sertleşmiştir, çit boyunca dizilmiş güller birer kuru
sopa gibi durur. Gözüyle bakan biri oraya "bitmiş" der. Oysa o bahçenin sahibi bilir ki kış, bahçenin en çok
çalıştığı mevsimdir. Yalnızca bu çalışma toprağın altında, kimse görmesin diye, sessizce yapılır.
Bu sohbette size bir bahçıvandan ve onun komşusundan söz etmek istiyorum. Bahçıvanın adı Nuri Usta olsun.
Yetmişini geçmiş, elleri toprak rengine dönmüş, sözü az bir adam. Komşusu Saniye Hanım ise birkaç yıl önce
eşini kaybetmiş, ondan sonra bahçesine bir daha elini sürmemiş bir kadın. Saniye Hanım'ın bahçesinin
ortasında bir erik ağacı var. Eşiyle birlikte dikmişler. İki kıştır çiçek vermiyor. Yaprakları geçen yaz vaktinden
önce sararıp dökülmüş, gövdesinin bir yanı kararmış. Bir şubat sabahı Saniye Hanım çitin üzerinden seslenmiş:
"Nuri Usta, şu ağacı kestireyim artık. Kurudu, görmüyor musun?"
Nuri Usta hemen cevap vermemiş. Çitin kapısından geçmiş, ağacın yanına gelmiş, cebinden küçük çakısını
çıkarıp ince bir dalın kabuğunu tırnak kadar kazımış. Kabuğun altından ince, ıslak, yeşil bir çizgi görünmüş.
"Bak," demiş, "kuru dediğin bu. Bunun içi hâlâ su taşıyor. Sen bu ağaca küsmüşsün, ağaç sana küsmemiş."
Saniye Hanım o yeşil çizgiye uzun uzun bakmış. Sonra gözlerini kaçırmış. Çünkü o çizgi ona yalnız ağacı değil,
kendini de hatırlatmıştı. Eşi gittiğinden beri o da kendine aynı gözle bakıyordu: kurudum, bende artık bir şey
kalmadı, bu bahçeyle uğraşacak hâlim yok. Kimseye söylemese de içinden kendi gövdesine balta vurmuş, kendi
dallarına "bitti" demişti. Nuri Usta'nın çakısı ağacın kabuğunu kazırken, aslında onun kalbindeki o kalın
kabuğa da küçük bir çizik atmıştı. Altından, kendisinin de unuttuğu bir yeşil görünmüştü.
Bu küçük sahne, bizim sohbetimizin kapısıdır. Çünkü Er Rahîm esmâsını, kalbin en çok kuruduğunu sandığı
yerde tanımaya geldik. Hayatımızda öyle alanlar vardır ki dışarıdan bakınca bir kış bahçesine benzer. Bir
zamanlar tadına doyamadığımız namaz artık bir alışkanlık gibi kılınıyordur. Eskiden saatlerce konuştuğumuz
bir dostla aramızda yalnız bayram mesajları kalmıştır. Büyük bir heyecanla başladığımız bir yol, bir ezber, bir
hayır işi yarıda bırakılmış, toz içinde bekliyordur. Bu alanlara bakıp biz de Saniye Hanım gibi konuşuruz:
kurudu, bitti, artık kessek de olur.
Bu metin size o çakıyı uzatmak için yazıldı. Kabuğu bir tırnak kadar kazımak ve altındaki yeşil çizgiyi görmek
için. Ve bu yeşilin nereden geldiğini, kimin rahmetiyle hâlâ aktığını birlikte seyretmek için.
@sesliterapi 1 Er RahîmKış, bahçenin en çok çalıştığı mevsimdir.
Kovanın Kapı Arkasına Asıldığı Gün
Kur'ân i Kerîm'de bir âyet vardır ki yağmurun ne zaman geldiğini değil, hangi andan sonra geldiğini haber
verir. Bu âyeti bir bahçıvanın gözüyle okumak, bir çiftçinin yüreğiyle dinlemek gerekir. Çünkü içindeki zaman,
takvimin zamanı değil, kalbin zamanıdır.
S݅T ڎSMT ډS ؗS ᄕWᄃS6TT W༽S ༊SM,݅TܷS ؔS ֤ؿS۞UثW׀S רWۣU۞SׇW؊SֻW ,ېTIUVૄS નT סOUჁV Ⴍ,S݅T ڎSM Ք
T؊ثU S ংWॽ,VᆠU ᆍS݅W ,ېՖ
Ve hüvellezî yünezzilül gayse min ba'di mâ kanetû ve yenşuru rahmetehû, ve hüvel veliyyül
hamîd.
O, insanlar ümitlerini kestikten sonra yağmuru indiren ve rahmetini yayandır. O, Velî'dir,
Hamîd'dir.
Şûrâ, 42/28
Âyetin bütün sırrı küçük bir ifadede saklıdır: "ümitlerini kestikten sonra." Rabbimiz yağmuru, insanlar
pencereye koşup göğe bakarken değil, bakmaktan yorulduktan sonra indirdiğini bildiriyor. Burada yağmur için
seçilen kelime "gays"tır. Müfessirler bu kelimenin sıradan bir yağıştan çok, darda kalana yetişen, kuraklığın
boğazına uzanmış elini gevşeten rahmet yağmuru için kullanıldığını söylerler. Yani bu yağmur, bir hava
olayından önce bir imdattır.
Bahçede ümit kesmenin nasıl bir şey olduğunu bilen bilir. Toprak önce kabuk bağlar, sonra çatlar. Kova
taşımaktan kollar sızlar. Her sabah gökyüzüne bakılır ve her sabah aynı bulutsuz, acımasız mavi görülür. Bir
gün insan bakmayı bırakır. Kovayı kapının arkasındaki çiviye asar. Kendi kendine, "Ne yapsam boşuna," der.
Âyet tam o günden söz ediyor. Kovanın çiviye asıldığı günden.
Bir şeye daha bakmak gerek. Rabbimiz bu âyette ümidini kesenleri azarlamıyor. "Neden ümit kestiniz?" diye
bir sitem yok. Yalnızca onların hâlini haber veriyor ve hemen ardından kendi işini anlatıyor. Sanki şöyle diyor:
sizin yorgunluğunuzu biliyorum, gözünüzün göğe bakmaktan nasıl yorulduğunu gördüm, şimdi Ben ne
yaptığımı size göstereyim. Bu, insanın kırık hâlini utandırmadan karşılayan bir dildir. Ümidi tükenmiş biri bu
âyeti okuduğunda kendini suçlanmış değil, görülmüş hisseder. Ve görülmek, kuru bir toprağa ilk düşen
serinliktir.
@sesliterapi 2 Er RahîmBahçıvanlar bilir: asıl yağmurdan önce bir koku gelir. Toprağın derinlerinden yükselen, kapalı bir sandık
açılmış gibi yayılan o ağır, tatlı koku. Kimi zaman ilk damla düşmeden önce gelir bu koku. Rahmet de
böyledir. Kendisi gelmeden önce haberini gönderir. Bir sabah sebepsiz bir hafiflik, okuduğunuz bir satırın
birden içinize dokunması, uzun zamandır anmadığınız bir duânın dilinize kendiliğinden gelmesi. Bunlar o
kokudur. Toprağınızın üstündeki havanın değiştiğini haber verirler.
Peki neden o günden sonra? Rabbimizin bizim ümitsizliğimize ihtiyacı olduğu için değil elbette. O'nun
rahmeti hiçbir şarta muhtaç değildir. Ama bizim gözümüzün bir perdeye ihtiyacı vardır, o perde kalkmadıkça
göremeyiz. Kovamız doluyken, kollarımız güçlüyken, yeşilin bizim emeğimizden çıktığını sanırız. Kova
boşalınca, kollar düşünce, insan ilk defa anlar ki hiçbir damla zaten onun kovasından gelmemişti. Bahçeyi
baştan beri sulayan başkasıydı.
İşte Er Rahîm o anda tanınır. Rahmân ismi, bütün bahçelere aynı güneşi gönderen, hiçbir toprağı ayırmayan o
geniş rahmeti anlatır. Rahîm ise bahçıvanın kendi diktiği fidana dönüp dönüp gelmesi gibidir. Süreklidir,
kesilmez, inananın kalbine özel bir ikram olarak iner. Bir kez yağıp geçen bir sağanak değildir, toprağın altında
hiç durmadan akan bir damar gibidir. Ümidin kesildiği an, Rahîm'in işe başladığı andır. Daha doğrusu, O'nun
zaten hiç bırakmadığı işin, bizim gözümüze ilk kez göründüğü andır.
Âyetin devamına da kulak verelim: "ve rahmetini yayar." Yağmur bir yere düşer, ama rahmet yayılır. Bir
bahçıvan bunu iyi bilir. Uzun bir kuraklıktan sonra yağan yağış yalnız ıslattığı yeri değil, o yerin etrafındaki her
şeyi değiştirir. Toprak kokusu bütün sokağa taşar. Kuşlar geri döner. Komşu kapısını açar, eşiğe çıkar, yüzünü
havaya kaldırır. Rahmet tek bir noktada kalmaz, dürülmüş bir kumaşın açılması gibi açılır, serilir, en uzak
köşeye kadar ulaşır. Sizin bir alanınızda başlayan yeşillenme de orada kalmaz. Namazınızda canlanan bir hâl,
sofranıza, sesinize, komşunuza bakışınıza kadar yayılır.
Ve âyet iki isimle kapanır: Velî ve Hamîd. Velî, sahip çıkan, kolluyan dosttur. Hamîd ise sonunda kendisine
hamd edilendir. Kuraklık ne kadar uzun sürerse sürsün, bu âyetin son kelimesi bir şükürdür. Bahçenin hikâyesi
çatlak toprakla değil, hamd ile biter.
Velî ismi üzerinde biraz daha durmak isterim, çünkü Saniye Hanım'ın hikâyesinde bu ismin bir gölgesi var.
Nuri Usta, o kadının bahçesine kimse istemeden göz kulak olan komşudur. Kurak yaz günlerinde, Saniye
Hanım perdesini bile açmazken, çitin üzerinden hortumu uzatıp erik ağacının dibine biraz su bırakan odur.
Saniye Hanım bunu bilmiyordu. Ağacın kabuğunun altındaki yeşil, biraz da o sessiz komşuluğun eseriydi.
Rabbimizin Velî oluşu da böyledir. Biz kendi bahçemizden elimizi çektiğimiz günlerde bile, O çitin öbür
yanından bahçemize bakar. Bizim haberimiz olmadan köke bir serinlik bırakır. Kuruduğumuzu sandığımız
mevsimlerde hâlâ ayakta kalabilmişsek, bunun sebebi bizim görmediğimiz o sulamalardır.
Bahçeyi baştan beri sulayan başkasıydı.
@sesliterapi 3 Er RahîmYasak Olan Tek Balta
Saniye Hanım'ın elinde balta yoktu, ama sesinde vardı. "Kestireyim artık" sözü, aslında bir ağaca değil, bir
umuda inen balta darbesiydi. Ve burada, Er Rahîm üzerine en derin sözler söylemiş büyük bir ârifin, Sadreddin
Konevî'nin bir cümlesi, Nuri Usta'nın çakısı gibi bu sahnenin tam ortasına girer.
Allah, kullarının rahmetinden ümit kesmelerini yasaklamıştır.
Sadreddin Konevî, Esmâ i Hüsnâ Şerhi (çev. Ekrem Demirli)
Bu cümleyi ağır ağır okumak gerekir. Dinimizde nice şey serbest bırakılmış, nice şey bir ölçüye bağlanmıştır.
Ama kalbin kendi içinde taşıdığı bir hâle, ümitsizliğe gelince Rabbimiz açık bir yasak koymuştur. Ne kadar
ince bir şey bu. Bize yalnızca ne yapacağımızı değil, kendi kalbimize ne yapmayacağımızı da söylemiş. Bu yasak,
bir sınırdan önce bir şefkattir.
Bir bahçıvanın çırağına şöyle dediğini düşünün: "Bu bahçede istediğin kadar yorulabilirsin, istediğin kadar
dinlenebilirsin, toprağı kazarken elin titreyebilir, bir gün hiç işe gelmeyebilirsin. Ama ağaçlara balta
vurmayacaksın." Bu yasağın kime faydası vardır? Ağaca mı, çırağa mı, bahçenin sahibine mi? Hepsine. Ama en
çok, sonbaharda o ağacın gölgesinde oturacak olan çırağın kendisine.
Ümitsizliğin yasaklanması, Er Rahîm'in bizim yerimize ağacımızı korumasıdır. Biz kendimize kızdığımız bir
anda, "Bende bu iş olmaz, ben bu ibadetin tadını bir daha alamam, bu dostluk bir daha ısınmaz," diye baltayı
kaldırırız. Rahîm araya girer ve der ki: bu ağaç benim bahçemdedir, kesmek senin işin değildir. Ne güzel bir
sınır. Sizden kendinizi bırakmanızı isteyen bir sınır değil, kendinizi bırakmamanızı isteyen bir sınır.
Konevî, Er Rahîm'deki rahmeti anlatırken onu bir lütuf ve ikram olarak, Allah'ın kendi cömertliğiyle üzerine
aldığı bir rahmet olarak anlatır. Kul bu rahmeti kazanıp hak etmiş değildir; Rabbi onu kuluna bağışlamayı
kendi katında bir söz gibi tutmaktadır. İşte bu yüzden ümit kesmek, yalnızca kalbin yorulması değil, bu sözü
unutmak demektir. Bir bahçıvan, "Bu bahçeyi her bahar sulayacağım" demişse, kuru bir şubat sabahı çitin
üzerinden "bu bahçe bitti" diye bağırmak, onun sözüne güvenmemek olur. Ümit ise o sözü hatırlamaktır.
Kuru dala bakıp "henüz mart gelmedi" diyebilmektir.
Burada ümidi bir beklenti listesiyle karıştırmamak da lazım. Ümit, her istediğimizin istediğimiz gibi olacağı
inancı değildir. Saniye Hanım'ın erik ağacı belki eskisi gibi her dalıyla çiçek açmayacak, belki bir yanı hiç
dönmeyecek. Ümit, sonucu değil Rahîm'i beklemektir. Sonucun ne olacağını bilmeden, bahçenin sahibinin
bahçeyi bırakmadığını bilmektir. Bu bilgi, insanı en kuru mevsimde bile dik tutar.
Burada bir ayrımı da kalbe yerleştirmek lazım. Yorgun olmak yasak değildir. Kuru bir mevsim geçirmek yasak
değildir. Namazda bir müddet tat bulamamak, duâda kelimelerin dudakta kalması, bir hedefe karşı içinizde
eski ateşi bulamamak, bunların hiçbiri yasak değildir. Bunlar bahçenin kışıdır ve kış, Allah'ın yarattığı bir
mevsimdir. Yasak olan, o kış mevsimine bakıp "bundan sonra hep kış olacak" hükmünü vermektir. Yasak olan,
mevsimi kader sanmaktır.
@sesliterapi 4 Er RahîmÜmitsizlik aslında bir bilgisizlik türüdür. Toprağın altında olanı bilmeyen kişi, toprağın üstündeki çıplaklığa
bakarak karar verir. Nuri Usta'nın çakısı, bu bilgisizliği kazıyan küçük bir alettir. İnsan da kendi hayatına bu
çakıyla bakmayı öğrenebilir. Kuru görünen her şeyin kabuğunu biraz kazır, altına bakar, ve çoğu zaman şaşırır.
Yorulmak serbesttir, yalnızca balta yasaktır.
Budama Makasının Sesi
Şubatın son haftasında Nuri Usta kendi bahçesinde budama yapar. Saniye Hanım bunu ilk gördüğü yıl çok
şaşırmış. Adam en sağlıklı görünen ağaçların dallarını kesiyor, yerde koca bir yığın birikiyor. "Usta," demiş,
"yazık değil mi, o dallar ne güzeldi." Nuri Usta makasını silmiş ve şöyle demiş: "Budama, ağaca ne kadar su
gelecekse onu doğru yere göndermektir. Ben dal kesmiyorum, yol açıyorum."
Hayatımızdaki kuru mevsimlerin bir kısmı böyle budamalardır. Bize kayıp gibi görünen şey, ilâhî bir hazırlığın
sesi olabilir. Bir dönem ibadetten aldığınız tatlı his elinizden alınır. Gözyaşı gelmez, kalp eskisi gibi titremez.
İnsan önce telaşlanır: "Bende bir bozukluk mu var?" Oysa bazen Rabbimiz o tatlı hissi bir süre geri çeker ki kul,
ibadeti tat için değil, yalnız O'nun için yapmayı öğrensin. Tasavvuf ehli bu daralma hâline kabz, açılma hâline
bast der. İkisi de bahçenin mevsimidir. Kabz, budama makasının sesidir. Bast, nisandaki çiçektir. Makası
duymayan, çiçeği de tam tanımaz.
Bir dostlukta da böyle olur. Uzun zaman sıcak giden bir bağ soğur, konuşmalar seyrekleşir. Bazen bu soğuma,
yüzeyde dallanmış bir ilişkinin köke doğru çekilmesidir. Bir sonraki baharda o dostluk, eskisinden daha az dallı
ama daha derin köklü olarak geri gelebilir. Bir azimde de böyle olur. Başladığınız iş yarıda kalır, kendinizi
gevşek, iradesiz sanırsınız. Oysa belki de yönünüz düzeltiliyordur. Ağacın bir yana fazla uzamış dalı kesilir ki
gövde dik dursun.
Bahçıvanların bildiği bir şey daha var. Bazı tohumlar bir kış görmeden uyanmaz. Toprağa sonbaharda atılırlar,
aylarca soğuk ve karanlık içinde yatarlar. O soğuk onları öldürmez, tam tersine uyanmaya hazırlar. Kış
görmemiş tohum, bahar geldiğinde bile kımıldamaz. Belki sizin içinizdeki bazı güzellikler de böyledir. Bir kış
görmeleri gerekiyordu. Şu an üşüdüğünüz yer, bir sonraki baharın filizlendiği yer olabilir.
Nuri Usta budadığı her dalın kesik yerine bir parmak macun sürer. Saniye Hanım bunu da sormuş.
"Kesiyorsun, sonra da sarıyorsun, bu ne iş?" Usta gülmüş: "Kesen el ile saran el aynı el. Ağaç bunu bilmez ama
ben bilirim." Er Rahîm'in bahçesinde de böyledir. Hayatınızdan bir şeyin eksildiğini hissettiğiniz yerde, o
eksilmenin hemen üstüne görünmez bir şefkat sürülür. Kesik acır, ama açık bırakılmaz. Rahîm hiçbir dalı
kesip öylece arkasını dönmez.
Bahçenin köşesinde bir de eski bir dut gövdesi vardır, Nuri Usta'nın dedesinden kalma. Yıllar önce yıldırım
düşmüş, gövdesi ortadan yarılmış, bir yanı tamamen kurumuş. Herkes kesilmesini söylemiş. Usta kestirmemiş.
Birkaç yıl sonra o kuru gövdenin dibinden, toprağın hemen üstünden ince bir sürgün çıkmış. Bugün o sürgün
bir ağaç oldu ve her haziran sokağın bütün çocukları ondan dut topluyor. Kuru gövde hâlâ yanında duruyor,
@sesliterapi 5 Er Rahîmsürgünün dayandığı bir direk gibi. Hayatınızdaki bazı kuru gövdeler de belki hiç yeşermeyecek. Ama dibinden
çıkacak yeni bir sürgüne direk olacaklar. Eski bir kırgınlığın yanından yeni bir merhamet, eski bir yorgunluğun
dibinden yeni bir tevazu filizlenebilir. Rahîm hiçbir kuruluğu boşa harcamaz.
Bunu söylerken kuru mevsimi güzelleyip süslemiyoruz. Kış soğuktur, budama acıtır. Ama Rahîm'in
bahçesinde hiçbir kesik boşuna değildir. Her kesik, bir yolun açılmasıdır. Kendinize bu gözle baktığınızda,
yorgunluğunuz bir suçlama olmaktan çıkar, bir hazırlığa dönüşür. "Ben kurudum" yerine "Ben budanıyorum"
demeye başlarsınız. Bu küçük kelime değişikliği, kalpte büyük bir genişlik açar.
Rüzgârdan Eğilmiş Fidan
Bir mart gecesi sert bir poyraz esmiş. Sabah Nuri Usta bahçesine çıktığında, geçen yıl diktiği genç bir ayva
fidanının yan yatmış olduğunu görmüş. Kırılmamış, ama eğilmiş, kökünün bir kısmı topraktan kalkmış. Usta
önce fidanın yanına diz çökmüş, ne olduğuna uzun uzun bakmış. Sonra rüzgârın geldiği yöne bir tahta perde
çakmış. Fidanı yavaşça doğrultmuş, yanına bir kazık çakıp yumuşak bir bezle bağlamış. En son, kökün etrafına
çukur açıp bol su dökmüş. Bir kova değil, iki üç kova. Toprak suyu içtikçe dökmüş.
Bu sahneyi anlatmamın sebebi, Muhyiddin İbn Arabî'nin Varlık Ağacı adlı eserinde geçen bir cümledir. O
büyük ârif, insanın kendi hatası karşısında takınacağı tavrı bir fidanın bakımına benzetir.
Hata sahibi yaptığının farkına varıp, onu bu havadan korur, eğilmişken onu doğru
istikametine döndürür, kana kana istiğfar suyunu içirirse, o zaman niyeti kabul edilir.
Kuruyan iman yaprağı yeniden yeşerir.
Muhyiddin İbn Arabî, Şeceretü'l Kevn (Varlık Ağacı), çev. Vahdettin İnce
Sözü bir bahçıvanın elleriyle okuyalım. Önce "farkına varmak" var. Nuri Usta önce diz çöküp bakıyor. Kendine
kızmıyor, fidana kızmıyor, rüzgâra küfretmiyor. Sadece görüyor. Bir hatanın farkına varmak, kendini mahkûm
etmek demek değildir. Bakmak, görmek ve kabul etmek demektir. Bu sakin bakış tövbenin ilk adımıdır.
Sonra "bu havadan korumak" var. Fidanı devirmiş olan rüzgâra bir perde çekmek. Kul da kendisini yıkan
havayı tanır. O hava bazen bir ortamdır, bazen bir alışkanlık, bazen bir düşünce kalıbıdır. Ondan kendini
sakınmak, kendine şefkat göstermenin bir şeklidir. Bu, fidana duyulan sevgiden doğar, korkudan değil.
Bu perdenin en sağlam tahtası duâdır. Nuri Usta perdeyi çakarken dudakları kıpırdıyordu; ne dediğini kimse
duymadı ama bahçede çalışan herkes bilir ki toprakla uğraşan el, çoğu zaman bir duâ ile birlikte iner. Kul da
kendini yıkan rüzgâra karşı yalnız tedbirle değil, duâ ile durur. "Yâ Rahîm, beni bu havadan koru" demek,
fidanın önüne çakılan ilk tahtadır. Tedbir ile duâ, bir perdenin iki direği gibidir. Biri olmadan öbürü yan yatar.
Her ikisi birlikte olunca, en sert poyraz bile fidanı yalnızca biraz sallar, devirmez.
Sonra "eğilmişken doğru istikametine döndürmek" var. Kazığa bağlanan fidan bir gecede düzelmez. Bez
yumuşaktır, çekiş naziktir, düzelme haftalar alır. Kendi istikâmetinize dönüşünüz de böyle sabırlı, böyle
yumuşak olabilir. Bir sabah uyanıp bütün hayatınızı birden düzeltmeniz gerekmiyor. Bezin yumuşaklığı
yeterli. Yön doğru olduktan sonra hız sonra gelir.
@sesliterapi 6 Er RahîmVe en sonunda, en güzel kısım: "kana kana istiğfar suyunu içirmek." İbn Arabî burada bir yudum demiyor,
kana kana diyor. Nuri Usta'nın iki üç kova dökmesi gibi. İstiğfar, kuruyan köke dökülen sudur. "Estağfirullah"
sözü, kulun Rabbine dönüp "Ben bu suyu kendi kovamdan bulamadım, Senden istiyorum" demesidir. Ve
dikkat çekici olan şu: bu üç hareketten sonra İbn Arabî, kulun niyetinin kabul edildiğini söylüyor. Henüz
meyve yok, henüz çiçek yok, ama niyet kabul edilmiş. Rahîm, bahçede sonucu değil yönelişi kabul eder. Bu,
kulun omzundan büyük bir yükü alır. Siz kendi meyvenizi yetiştirmekle yükümlü değilsiniz. Fidanınızı
doğrultmak, korumak ve sulamakla yükümlüsünüz. Gerisi, bahçenin sahibinin işidir. Ve O, kendisine dönen
hiçbir niyeti toprağın üstünde kurumaya bırakmaz.
Ve sonra o müjde: "Kuruyan iman yaprağı yeniden yeşerir." Burada kuruyan şeyin kök olmadığına bakın.
Gövde de değil. Yaprak. Kalbinizde kuruduğunu hissettiğiniz o heves, o tat, o sıcaklık bir yapraktır. Yaprak
mevsimle gider, mevsimle gelir. Kök ise, yani kalbinizin derinindeki o iman, kışın da yaşar. Yaprağı dökülen
ağaca kimse ölü demez. Siz de kendinize, yaprağınız döküldü diye ölü demeyin.
Rahîm, bahçede sonucu değil yönelişi kabul eder.
Nisan Penceresinden
Nisanın ikinci haftasında Saniye Hanım bir sabah mutfak penceresinden bahçesine bakmış ve olduğu yerde
kalmış. Erik ağacının kararmış yarısı yoktu artık. Nuri Usta şubatta onu o yandan budamış, geride kalan dallara
birkaç kez su taşımıştı. Saniye Hanım ise bu işlere karışmamış, yalnızca her akşam pencereden bakıp içinden bir
duâ etmişti. Şimdi ağacın kalan yarısı beyaz çiçekle doluydu. Az değil, bembeyaz. Arılar gelmişti bile.
Kur'ân i Kerîm, insanı tam böyle bir pencerenin önüne çağırır.
֤S ስUᇾW݅S۞SثW׀S רS;W6ॶW८, ዥ UඔW ൷T็ SصW؊SڨUԒV ԑԐ, UׅS ᄕWᄃS6U6֤Sཷ'uᆚS ᆍ Ք *W۽TܶW ֤S ـ
Fenzur ilâ âsâri rahmetillâhi keyfe yuhyîl arda ba'de mevtihâ.
Şimdi Allah'ın rahmetinin eserlerine bak: yeryüzünü ölümünden sonra nasıl diriltiyor!
Rûm, 30/50
Âyetin ilk kelimesi bir davettir: bak. Rabbimiz bize "inan" demeden önce "bak" diyor. Çünkü bakan göz,
inanan kalbin kapısıdır. Ve neye bakacağımızı da söylüyor: rahmetin kendisine değil, rahmetin eserlerine, yani
izlerine. Rahmetin kendisi görülmez. Toprağın altında akan suyu kimse görmez. Ama tomurcuğu görürüz.
Kabuktaki yeşil çizgiyi görürüz. Arının gelişini görürüz. Bunlar o görünmeyen akışın görünen izleridir.
@sesliterapi 7 Er RahîmBu bakışın adı tefekkürdür. Tefekkür, bahçenin izlerini okumaktır. Ve bu okumanın en güzel sahası, insanın
kendi geçmişidir. Biraz geriye dönüp kendi hayatınıza bakın. Bir zamanlar "bitti" dediğiniz, "artık hiç
düzelmez" dediğiniz kaç kış geçirdiniz? Ve o kışların kaçından sonra bir nisan geldi? Belki bir kırgınlık
sandığınızdan çabuk geçti. Belki bıraktığınız bir ibadete yıllar sonra çok daha derin bir hâlle döndünüz. Belki
kaybettiğinizi düşündüğünüz bir umut, başka bir kapıdan, beklemediğiniz bir anda içeri girdi. Bunların hepsi
rahmetin izleridir. Ve bu izler, size şu anki kışınız hakkında bir şey söyler. Sizi bir kez kıştan çıkaran rahmet,
yorulmuş ya da yer değiştirmiş değildir. Aynı bahçıvan, aynı bahçede, aynı şefkatle çalışmaya devam
etmektedir. Geçmişteki her nisan, bugünkü şubata yazılmış bir mektuptur.
Âyetteki "nasıl" kelimesine de bakalım. "Yeryüzünü ölümünden sonra nasıl diriltiyor." Bu nasıl, bir hayretin
sesidir. Diriltme gürültüyle olmaz. Toprak bir gecede yeşile kesmez. Önce bir koku değişir, sonra kabuk
yumuşar, sonra bir sabah dalın ucunda bir şişkinlik belirir. Er Rahîm'in diriltişi böyle sabırlı, böyle içeriden,
böyle nazik bir diriltiştir. O yüzden kendi içinizdeki ilk işaretleri küçümsemeyin. Bir namazda bir an gelen
huzur, bir dostu andığınızda içinizde kıpırdayan özlem, terk ettiğiniz bir işi düşündüğünüzde gelen hafif bir
istek. Bunlar dal ucundaki şişkinliklerdir. Nisan bunlarla başlar.
Bir de komşu bahçeye bakma meselesi var. Saniye Hanım iki kış boyunca pencereden Nuri Usta'nın bahçesine
bakmış ve her bakışta içi biraz daha kararmış. Orada her şey yeşil, her şey düzenliydi; kendi bahçesi ise kuru ve
dağınık. İnsan da çoğu zaman böyle yapar. Başkasının ibadetinin coşkusuna, başkasının dostluklarının
sıcaklığına, başkasının azminin ateşine bakar ve kendi kışını daha da soğuk bulur. Oysa her bahçenin mevsimi
ayrıdır. Aynı sokakta bir bahçe martta çiçek açarken, öbürü mayısı bekler. Er Rahîm her bahçeye kendi
takvimiyle bakar. Komşunuzun nisanı, sizin şubatınızın yanlış olduğunu göstermez. Sadece sizin nisanınızın da
yolda olduğunu hatırlatır. Komşu bahçeye hasetle değil, bir müjde gibi bakmak da tefekkürün bir parçasıdır:
"Bu toprağı yeşerten, benimkini de unutmaz."
Saniye Hanım o sabah çitin yanına gidip Nuri Usta'ya seslenmiş. Bu sefer sesinde balta yoktu. "Usta, ağaç çiçek
açmış." Nuri Usta başını kaldırmış, gülümsemiş: "Açmış değil Saniye Hanım, açtırılmış. Biz yalnızca suyunu
taşıdık."
Saniye Hanım'ın o akşam duâları da bu hikâyenin görünmeyen suyudur. Ağaca su taşıyan Nuri Usta'ydı, ama
ağacın sahibi her akşam pencerenin önünde, kimseye söylemeden, kısa bir duâ ediyordu: "Yâ Rabbi, bu ağacı
biz birlikte dikmiştik. Ben bakamıyorum, Sen bak." Bu duâ bir pes ediş değildi. Kendi gücünün yetmediği
yerde rahmete bir kapı aralamaktı. İnsanın çabası bazen kova taşımaktır, bazen de pencerenin önünde durup
bahçeyi sahibine emanet etmektir. İkisi de emektir. İkisi de Rahîm katında yazılır. Nisan geldiğinde o ağaçta
hangi çiçeğin Nuri Usta'nın kovasından, hangisinin Saniye Hanım'ın duâsından açtığını kimse ayıramazdı.
Zaten ayırmaya da gerek yoktu. Hepsi aynı rahmetin eseriydi.
Kuru Sandığınız Toprağa Küçük Bir Testi
Şimdi bu sohbetin size bırakmak istediği tek bir hareket var. Büyük bir proje değil, hayatınızı baştan sona
düzenlemek değil. Bir bahçıvanın şubat sabahı yaptığı kadar küçük, ama o kadar da gerçek bir şey.
@sesliterapi 8 Er RahîmKalbinizde kuruduğunu sandığınız bir alanı seçin. Yalnızca bir tane. Belki bir ibadettir: tadını çoktan
kaybettiğiniz bir namaz vakti, rafta tozlanan bir Kur'ân, eskiden her sabah söylediğiniz bir zikir. Belki bir
dostluktur: adını telefonunuzda gördüğünüzde içinizin hafifçe sızladığı biri. Belki bir azimdir: yarıda
bıraktığınız bir ezber, bir hayır niyeti, kendinize verdiğiniz bir söz. Hangisi olursa olsun, ona kuru bir dal gibi
bakmayı bir an bırakın ve Nuri Usta'nın çakısıyla kabuğunu biraz kazıyın. Altında hâlâ bir yeşil çizgi
olduğunu, en azından olabileceğini kabul edin.
Sonra o alana küçük bir sulama niyeti edin. Niyet, bahçıvanın testiyi eline almasıdır. Henüz su dökülmemiştir,
ama el testiye uzanmıştır ve Rahîm o uzanan eli görür. Bu niyet o kadar küçük olabilir ki: o tatsız namazdan
sonra bir nefes daha seccadede oturup içinizden "Yâ Rahîm" demek. O dostu bu hafta bir kez aramaya
gönlünüzü yöneltmek. O yarım kalmış işin defterini sadece açmak, bir sayfasını okumak. Bahçede ilk testi
hiçbir zaman bütün kuraklığı gidermez. Ama toprağa, "Seni unutmadım" der.
Burada küçüklükten utanmayın. Kuru bir toprağa birden çok su dökülürse, su toprağa işlemez, üstünden akıp
gider. Bahçıvanlar bu yüzden kurumuş toprağı azar azar sular. Önce bir parça, sonra biraz daha. Toprak
yumuşadıkça daha çok su kabul eder. Kalbin kuru alanları da böyledir. Uzun zamandır tat alamadığınız bir
ibadete birden saatlerce oturmak yerine, bir nefeslik bir yöneliş. Soğumuş bir dostluğa birden büyük bir
açıklama yerine, kısa ve sıcak bir selâm cümlesi. Yarım kalmış bir işe birden bütün gün ayırmak yerine, bir
sayfa. Küçük testi, kuru toprağın en iyi anladığı dildir.
Ve bu niyetin yanına bir duâ ekleyin. Kendi kelimelerinizle, sade bir duâ. Belki şöyle bir şey: "Yâ Rahîm, ben bu
toprağın kuruduğunu sandım. Kovamı çiviye astım. Şimdi bir testi su ile geldim, gerisini Senin rahmetinden
istiyorum. Bu dalı Sen diriltirsin, ben yalnızca yanında dururum." Bu duâ bir çaresizlik ilânı değil, bir ortaklık
davetidir. Kul testiyi taşır, rahmet toprağı yumuşatır.
Belki bir de istiğfar ekleyebilirsiniz, İbn Arabî'nin sözündeki gibi kana kana. O alanın kurumasında sizin de
payınız olduysa, ihmaliniz, kırgınlığınız, aceleniz olduysa, bunu kendinizi ezmek için değil, toprağı sulamak
için söyleyin. İstiğfar suçluluğun dili değil, dönüşün dilidir. Sadaka da bir sulamadır. O kuru alana niyet ederek
küçük bir sadaka vermek, kendi bahçenize başka bir bahçe üzerinden su taşımaktır.
Bu küçük hareketten sonra hemen çiçek beklemeyin. Şubatta sulanan toprak nisanda konuşur. Ama şunu fark
edeceksiniz: o alana bakışınız değişecek. Artık oraya "kurudu" diye bakmayacaksınız, "sulanıyor" diye
bakacaksınız. Ve bu bakış değişikliği, kalpte bir pencere açar. O pencereden ilk giren şey ümittir. Ümit, Er
Rahîm'in en sevdiği misafirdir, çünkü O ümit kesmeyi yasaklamıştır.
· · ·
O yılın bahar sonunda Nuri Usta bir sabah Saniye Hanım'ın bahçe kapısının önünde eski bir yeşil testi
görmüş. İçi doluymuş. Yanında küçük bir not: "Bundan sonra suyunu ben taşıyacağım. Siz yalnız arada bir
çakınızla gelin." Nuri Usta notu okumuş, cebine koymuş ve kendi bahçesine dönerken içinden bir hamd
geçirmiş. Kuraklığın hikâyesi, âyetin söylediği gibi, hamd ile bitmişti.
Sizin de bahçenizin bir köşesinde şu an kuru görünen bir dal olabilir. Kabuğunun altında ne aktığını ancak
Rahîm bilir. Ama bu sohbetten sonra siz de bir şey biliyorsunuz: ümidin bittiğini sandığınız an, bahçenin
sahibinin elini en yakın tuttuğu andır.
@sesliterapi 9 Er Rahîm· · ·
Kuruduğunu sandığınız her dalın kabuğu altında, Er Rahîm'in
sizin için çoktan başlattığı bir bahar sessizce akıyor.
@sesliterapi 10 Er Rahîm
