E R R A H Î M · E S M Â L A R L A K I Ş I S E L D Ö N Ü Ş Ü M
Sevgi Gidince Geriye Kalan
Renkler solduğunda bile sökülmeyen dikişin adı: Er Rahîm
· · ·
Solmuş bir yorganın kenarında
Evlerin çoğunda, bir dolabın en üst rafında katlanıp kaldırılmış eski bir yorgan vardır. Kenarları yer yer
sökülmüş, bir köşesine başka bir kumaştan yama vurulmuş, çiçekleri çoktan rengini kaybetmiştir. Yeni alındığı
gün o yorgan kimseyi düşündürmezdi. Parlaktı, kokuluydu, göze hoş gelirdi. Yıllar geçti. Desen soldu, pamuk
topaklandı, kumaşın ipeği inceldi. Ama yorgan hâlâ bir arada. Neden? Çünkü onu bir arada tutan şey hiçbir
zaman desen değildi. Onu tutan, kumaşın altından geçen ve kimsenin pek dikkat etmediği dikişlerdi. Bu
sohbet o dikişler üzerine. Er Rahîm üzerine. Bir evde, bir dostlukta, bir kardeşlikte rengin solduğu o sessiz
saatte geriye neyin kaldığı üzerine.
Dikiş, terzilerin dilinde ilginç bir şeydir. Bir elbise giyildiğinde kimse dikişlerine bakmaz; herkes rengini,
kesimini, kumaşını över. Ama o elbise yıllarca giyilip yıkandıktan sonra ilk dağılan yer kumaş değil, dikiş olur.
Usta bir terzi bunu bilir ve en çok emeği görünmeyen yere verir. İnsan ilişkileri de böyledir. Başlangıçta herkes
görünen güzelliğe bakar. Ama bir bağın ömrü, görünmeyen ilmeklere verilen emekle ölçülür. Bu sohbette size
o görünmeyen emeğin adını söylemek istiyorum. O emeğin bir adı var ve o ad, Rabbimizin güzel isimlerinden
biri: Er Rahîm. Hepimiz o saati biliriz. Bir akşam sofraya oturursunuz, karşınızda yıllardır tanıdığınız yüz
vardır ve içinizde eskisi gibi bir kıpırtı yoktur. Bir dostun telefonu çalar, açmak için kendinizi zorlarsınız. Bir
kardeşin sesi, eskiden sizi güldüren o ses, artık yalnızca yorgunluk getirir. Ve içinizden, kimseye söylemeye
cesaret edemediğiniz bir cümle geçer: Sevgim azaldı.
Bu cümle geçtiği anda insan çoğunlukla iki yoldan birine sapar. Ya kendini suçlar, "ben ne kadar katı biri
oldum" der ve içten içe çürür. Ya da karşısındakini suçlar, "o değişti, o eskisi gibi değil" der ve bağı sessizce
bırakır. Oysa üçüncü bir yol vardır. Kur'ân'ın gösterdiği, Er Rahîm'in açtığı yol. Bu yolda ne siz suçlusunuz ne
de karşınızdaki. Bu yolda yalnızca şunu öğrenirsiniz: Bir bağı tutan iki iplik vardır ve biri incelince öteki
devreye girer.
İki iplik, bir kumaş
Rabbimiz, insanın en yakın bağlarından birini anlatırken tek bir kelime kullanmadı. İki kelime kullandı. Bunu
ince bir işçilik gibi okumak gerekir; çünkü Kur'ân'da hiçbir kelime süs olsun diye konmaz.
@sesliterapi 1 Er Rahîm֤S ስWሚS ݅,*ېT ؔTںWܧS ཀU ֤ېPເ,SMW7 (WይTUܧTٍW ዥ ( WۣU۞WይTSደېSਊS SົWK ዥ (UډU ֤Sཧ' WۣU۞SM ዥ
SKMT ૨V્SٍS ভS ౌ Ք JW݅SٌU ېR/֤SཧॷS८SቒU ቁS5ᆠ R U ᅻVKՔ *PڍS ᄕWᄃS6SMP. V4S݅S۞WይTS ؔW༳S ༑SۊS׀S٬SM Ք
Ve min âyâtihî en halaka leküm min enfüsiküm ezvâcen li teskünû ileyhâ ve ce'ale beynekum
meveddeten ve rahmeh, inne fî zâlike le âyâtin li kavmin yetefekkerûn.
Kendilerinde huzur bulmanız için size kendi cinsinizden eşler yaratması ve aranıza sevgi
ve merhamet koyması da O'nun âyetlerindendir. Şüphesiz bunda, düşünen bir topluluk
için deliller vardır.
Rûm, 30/21
Âyet "aranızda sevgi kıldı" diyerek durmuyor. "Sevgi ve rahmet kıldı" diyor. Mevedde ve rahmet. İki ayrı iplik,
aynı kumaşın içinden geçiyor. Mevedde, sevginin görünen, sıcak, renkli yüzüdür. Bir yüzü görünce içinizin
aydınlanması, bir sesi duyunca adımlarınızın hızlanması, birinin yanında vaktin nasıl geçtiğini anlamamanız.
Bu, kumaşın deseni gibidir. Göze görünür, insanı sevindirir, bağın ilk yıllarında bütün evi doldurur.
Rahmet ise başka bir şeydir. Rahmet, desenin altından geçen dikiştir. Gösterişsizdir, çoğu zaman fark edilmez,
ama kumaşı o tutar. Rahmet, karşınızdakinin zayıf düştüğü anda ona eğilmektir. Hastalandığında başında
beklemek, yorgun döndüğünde sofrasını hazır etmek, hatasını gördüğünüzde yüzüne vurmamak, ona ihtiyacı
olanı sormadan sezmek. Rahmet, sevginin heyecanı olmadan da işleyen bir şefkattir. Âyetteki fiile de kulak
verelim: "kıldı." Sevgiyi de rahmeti de aranıza koyan Rabbimizdir. Bu, şu demektir: Rahmet, insanın kendi
kendine, dişini sıkarak ürettiği bir şey değildir. O, bir emanet olarak aranıza yerleştirilmiştir. Siz onu icat
etmezsiniz; siz onu bulur, korur ve işletirsiniz. Bir terzinin sandığında makarası hazır duran bir iplik gibi,
rahmet de her evde, her dostlukta, her kardeşlikte baştan konmuş olarak bekler. Mesele, o makaraya uzanacak
eli bulmaktır. Ve "aranızda" kelimesi de ayrı bir incelik taşır. Rahmet ne yalnız sizdedir ne yalnız ondadır;
ikinizin arasındadır. Tıpkı iki kumaş parçasını birleştiren dikişin ne bu parçaya ne ötekine ait olması gibi. Dikiş,
iki tarafın ortak malıdır. Biri onu çekip kopardığında ikisi birden açıkta kalır; biri onu yeniden geçirdiğinde
ikisi birden ısınır.
Âyetin sonundaki ifadeye de bakmak gerekir: "düşünen bir topluluk için." Yani bu iki ipliğin farkı üzerinde
durmak, üzerinde tefekkür edilecek bir âyet olarak sunulmuş. Rabbimiz bize sanki şunu söylüyor: Aranızdaki
bağın yalnızca renkli yüzüne bakmayın. Altından geçen ipliği de görün. Çünkü bir gün renk solacak ve o gün
sizi o iplik tutacak.
Sevgi bağın rengidir, rahmet ise dikişidir.
@sesliterapi 2 Er RahîmSebebe bağlı olan ve ihtiyaca eğilen
İmam Gazâlî, Allah'ın güzel isimlerini şerh ederken Er Rahîm ile El Vedûd arasında çok ince bir ayrım yapar.
Bu ayrım, bugün konuştuğumuz her şeyin anahtarıdır.
Er Rahîm fiili bir ihtiyaç sahibini gerektirmektedir. El Vedûd fiili, bunu gerektirmeden
doğrudan doğruya in'ama delâlet etmektedir.
İmam Gazâlî, Esmâ i Hüsnâ Şerhi
Bu cümleyi yavaş okuyalım. Rahmet bir ihtiyaç sahibini gerektirir. Yani rahmetin işlemesi için ortada bir eksik,
bir zayıflık, bir muhtaçlık olmalıdır. Merhamet, düşmüş olana uzanır. Vedûd'un fiili ise böyle bir şartı
gerektirmez; doğrudan ikramdır, doğrudan sevgidir. Şimdi bu ayrımı kendi evimize, kendi gönlümüze
taşıyalım. Bizim insan olarak sevgimiz çoğu zaman bir sebebe dayanır. Birini severiz çünkü güzeldir, çünkü
bize iyi gelir, çünkü konuşması hoştur, çünkü bizi anlar. Bu kötü bir şey değildir; insan böyle yaratılmıştır.
Ama sebebe dayanan sevginin bir zaafı vardır: Sebep zayıflayınca sevgi de zayıflar. Güzellik yıllar içinde değişir.
Konuşmanın tadı alışkanlıkla azalır. Anlayış, yorgunluk günlerinde kaybolur. Ve insan bir sabah uyanıp
"sevgim azaldı" der.
Rahmetin işleyişi ise bunun tam tersidir. Rahmet, sebep azaldığında güçlenir. Karşınızdaki ne kadar zayıf
düşerse, rahmetin eğilmesi o kadar artar. Hastalanan bir eşe, işini kaybeden bir kardeşe, hayatın sertliği
karşısında bükülmüş bir dosta duyulan şey, ilk günlerin heyecanı değildir. Ama ondan daha derin, daha sağlam
bir şeydir. İşte Er Rahîm'in sırrı buradadır. Rabbimiz bize olan rahmetini bizim ne kadar parlak olduğumuza
göre vermez. Biz ihtiyaç içindeyiz diye verir. Biz zayıfız diye, biz muhtacız diye, biz düştükçe kalkmaya ihtiyaç
duyuyoruz diye verir. O'nun rahmeti, bizim desenimize değil, bizim söküklerimize bakar. Ve bu rahmet,
Rahîm isminin işaret ettiği gibi kesintisizdir; bir gün gelip bir gün gitmez, kulu terk edip yorulmaz.
Âlimlerimiz Rahmân ile Rahîm'i ayırırken Rahîm'e süreklilik ve devam mânâsı yüklemişlerdir. Rahîm, bir kez
dokunup çekilen değil, dokunmaya devam edendir. Bu, bizim konumuz için çok önemlidir. Çünkü bir evi, bir
dostluğu yıllar boyu taşıyacak olan şey de bir kerelik büyük bir fedakârlık değil, sürekli ve küçük rahmetlerdir.
Bir defa yapılan büyük bir iyilik hatırlanır, ama bin defa yapılan küçük bir iyilik insanın içine yerleşir. Rahîm
isminden pay almak isteyen kul, rahmetini bir gösteri olmaktan çıkarıp bir alışkanlığa, bir ritme, bir dikiş
sırasına dönüştürür. Her gün aynı yerden, aynı sabırla bir ilmek daha. Kul, Er Rahîm'in tecellîsi altında
durduğunda bakışı değişmeye başlar. Artık karşısındakine "bende ne uyandırıyor" diye bakmaz. "Neye muhtaç"
diye bakar. Bu küçük gibi görünen kayma, bir evin, bir dostluğun, bir ömrün kaderini değiştirebilir.
Bir örnek verelim. Yıllardır evli bir adam düşünelim; eşi uzun bir rahatsızlık geçirmiş, eski neşesi kalmamış,
evin içinde daha sessiz, daha çekingen dolaşıyor. Adam bir dönem bunu kendine yönelik bir soğukluk sanıyor
ve içten içe kırılıyor. "Artık bana eskisi gibi bakmıyor" diye düşünüyor. Sonra bir akşam, eşinin mutfakta bir
kavanozun kapağını açmaya uğraşıp açamadığını, sonra da kimse görmesin diye kavanozu sessizce rafa geri
koyduğunu görüyor. O an bir şey kırılıyor içinde, ama bu sefer iyi bir şey. Anlıyor ki karşısındaki ona
küsmemiş; yalnızca zayıf düşmüş ve bunu göstermekten utanıyor. Ertesi sabah adam, hiçbir şey söylemeden,
bütün kavanozların kapaklarını biraz gevşetip rafa diziyor. Sevgisi o sabah geri gelmiş miydi, bilmiyoruz. Ama
rahmeti uyanmıştı. Ve o evin dikişi, o sabahtan sonra biraz daha sıkı oldu.
@sesliterapi 3 Er RahîmKış gecesi, battaniyenin altında
Bir sahne anlatayım. Yaşlı bir çift. Kırk yılı aşkın birlikte yaşamışlar. Kış gecesi, sobanın yanında, ikisi de aynı
battaniyenin iki ucunu dizlerine çekmiş oturuyorlar. Kadının elleri artık titriyor; çay bardağını tutarken bazen
döküyor. Adamın kulakları ağırlaşmış; aynı soruyu iki üç kez sormak zorunda kalıyor. Gençlik yıllarındaki o
bakışmalar, o heyecanlı bekleyişler çoktan geride kalmış. Belki aralarında artık uzun sohbetler de yok. Ama
adam, kadının bardağını yarıya kadar dolduruyor ki dökmesin. Kadın, adama bir şey söyleyecekken yüzünü
ona dönüyor ki dudaklarını görebilsin. Kimse bunu bir sevgi gösterisi olarak yapmıyor. Kimse buna dikkat bile
etmiyor. Ama işte o evi ayakta tutan şey bu iki küçük hareket.
Bu, rahmetin dikişidir. Desen solmuş, renkler gitmiş, ama iplik hâlâ geçiyor. Ve belki de kırk yıl önceki ilk
heyecandan çok daha güzel bir şey olmuş bu bağa: Birbirinin zayıflığını görmek ve o zayıflığa eğilmek. Rûm
sûresindeki âyetin ilk kısmında bir kelime daha vardı: "huzur bulmanız için." Huzur, heyecanın kardeşi
değildir. Huzur, rahmetin meyvesidir. İnsan, zayıfken de kabul edildiğini bildiği yerde huzur bulur. Bardağını
yarıya kadar dolduran bir el, gençlikteki bin iltifattan daha derin bir sükûn verir kalbe.
Bir de evliliğin ilk yıllarına dönelim. Yeni kurulmuş bir ev, henüz perdeleri tam takılmamış, mutfak dolapları
yarı boş. İki genç insan, her şeyi heyecanla yaşıyor. Sonra ilk ciddi kırgınlık geliyor. Belki bir söz, belki bir
unutkanlık, belki bir aile meselesi. O gece ikisi de aynı çatının altında ama ayrı odalarda gibi. Sabah olunca biri,
kalkıp ötekinin kahvaltısını hazırlıyor. Henüz barışmamışlar, henüz konuşmamışlar bile. Ama masada iki tabak
var. İşte o ilk sabah, o evin ilk dikişi atılmış oluyor. Mevedde o gece incelmişti; rahmet sabah sessizce devreye
girdi. Ve o genç çift, kırk yıl sonra sobanın başında bir battaniyeyi paylaştıklarında, belki o sabahı
hatırlamayacaklar bile. Ama o sabah olmasaydı, o battaniye de olmayacaktı. Belki siz de bu sahneyi kendi
evinizde bir yerlerde yaşıyorsunuz. Belki henüz o yaşa gelmediniz ama anne babanızda gördünüz. Belki de hiç
görmediniz ve içinizde bir yerlerde böyle bir sükûnete hasret var. Her durumda bilin ki bu sükûnet, bir lütuf
olarak gökten inmeyi beklemez. İnsanın kendi elleriyle, her gün, küçük ilmeklerle örülür.
Ev anahtarının ağırlığı
Bir evin anahtarını taşımak, aslında o evin içindekilere karşı bir emanet taşımaktır. Kapıyı açarken içeride
kimlerin olduğunu bilirsiniz. Onların yorgunluğunu, onların korkusunu, onların o gün size söylemedikleri
dertlerini de bilirsiniz ya da bilmeniz gerekir. Peygamberimiz, insanın hayırlı olmasının ölçüsünü çarşıda,
meydanda, kalabalığın içinde değil, evin içinde aradı.
@sesliterapi 4 Er RahîmऩU घWॶڎዥU ८WዯTᆦTWઞSົ֤Sཱ(SMUႷU ႳW ڎዥ ॶዥU ८WዯTᆦTWઞSົWዯTᆦTWઞSົ
Hayrukum hayrukum li ehlihî ve ene hayrukum li ehlî.
Sizin en hayırlınız, ailesine karşı en hayırlı olanınızdır. Ben de ailesine karşı en hayırlı
olanınızım.
Tirmizî, Menâkıb 63; İbn Mâce, Nikâh 50
Bu hadis üzerine biraz durmak gerekiyor. Resûlullah, "sizin en hayırlınız en çok namaz kılanınızdır" demedi
burada, "en çok konuşanınızdır" demedi, "en çok tanınanınızdır" hiç demedi. Ailesine karşı en hayırlı
olanınızdır, dedi. Ve ardından kendini örnek gösterdi. Neden ev? Çünkü ev, maskelerin düştüğü yerdir.
Dışarıda herkese güler yüz göstermek kolaydır; çünkü dışarıdakilerle olan bağ çoğunlukla sebebe dayalıdır, kısa
sürer, yıpranmaya vakit bulmaz. Ama evde yıllar geçer. Evde insan karşısındakinin bütün zaaflarını görür.
Sabah uykusuz hâlini, akşam yorgun sinirini, hastalık günlerindeki çaresizliğini, yaşlılığın getirdiği unutkanlığı.
Evde sevgi kolayca solar. Ve tam bu yüzden evde hayırlı olmak, rahmetle olmak demektir.
Ailesine karşı hayırlı olan kişi, sevgisinin dalgalandığı günlerde bile rahmetini bırakmayan kişidir. Eşine
kızgınken bile onun sofrasını unutmayan, kardeşiyle küsken bile onun hastalığında kapısını çalan, çocuğunun
söylediği bir söze kırılmışken bile akşam onun üstünü örten kişidir. Bu kişi melek değildir; kızar, kırılır,
yorulur. Evin içindeki hayrın bir başka yüzü de dilde saklıdır. Yıllar geçtikçe evlerde konuşmalar kısalır, sesler
sertleşir, cümleler emir kipine döner. "Şunu getir", "bunu kaldır", "neden yapmadın". Rahmet bu dili
yumuşatır. Aynı isteği bir "rica etsem" ile, aynı hatırlatmayı bir tebessümle söylemek, kumaşın içine görünmez
ama sağlam bir ilmek atmaktır. Ev halkına karşı hayırlı olmak, çoğu zaman büyük kahramanlıklar değil, böyle
sesin tonunda gizli küçük merhametlerdir. Ama ipliği kesmez.
Peygamberimizin ev hayatına dair genel olarak bilinen bir şey vardır: Evinde ailesinin işlerine yardım ettiği,
kendi söküğünü kendi eliyle diktiği anlatılır. Bunu düşündüğümüzde, "Ben de ailesine karşı en hayırlı
olanınızım" sözü bambaşka bir derinlik kazanır. Âlemlere rahmet olarak gönderilen biri, o rahmetin ilk
ilmeğini kendi evinde, kendi elleriyle atıyordu. Yeryüzüne yayılan büyük rahmet, küçük bir odada, bir iğnenin
ucunda başlıyordu. Bu bize şunu söyler: Rahmetin büyüğüne ulaşmak isteyen, küçüğünden başlar. Âlemi
kucaklamak isteyen, önce sofrasındakini görür. Er Rahîm'in tecellîsi bir evde böyle görünür: Kimsenin dikkat
etmediği yerlerde, kimsenin teşekkür etmediği hareketlerde. Mutfakta bir tabağın kenara ayrılmasında.
Kapının sessizce kapatılmasında, ki uyuyan uyansın istenmez. Soğuk bir sabah ayakkabıların kalorifere
yaklaştırılmasında. Bunlar küçük şeyler. Ama Rabbimizin rahmeti de bizim hayatımızda çoğu zaman tam
olarak böyle küçük, böyle sessiz şeylerle işler.
@sesliterapi 5 Er RahîmBir evin hayrı, sevginin dalgalandığı günlerde de kesilmeyen
ilmeklerdedir.
Dostluğun ve kardeşliğin sökük yerleri
Bu söylediklerimiz yalnızca eşler arasında geçerli değil. Dostluk da bir kumaştır. Kardeşlik de. Gençlik
yıllarınızdan bir dostu anınıza çağırın. Gençlik yıllarınızda bütün sırlarınızı paylaştığınız biri. Sonra hayat sizi
ayrı şehirlere, ayrı işlere, ayrı derdlere götürdü. Şimdi konuştuğunuzda eskisi gibi akmıyor söz. Ortak bir dil
kalmamış gibi. İçinizden "bu dostluk bitti galiba" diyorsunuz.
Belki bitmedi. Belki yalnızca rengi soldu. Ve belki o dostun şu anda tam da sizin bir telefonunuza, bir duânıza,
bir hâl hatır sormanıza ihtiyacı var. Belki o da sizin gibi "aramızda bir şey kalmadı" diye düşünüyor ve sessizce
bekliyor. Kardeşler arasında bu daha da derindir. Aynı sofrada büyümüş, aynı battaniyeyi paylaşmış, aynı
annenin sesiyle uyanmış insanlar, yıllar içinde birbirine yabancılaşabilir. Bir miras meselesi, söylenmiş bir söz,
gidilmemiş bir düğün, aranmamış bir bayram. Her biri küçük bir sökük açar. Ve insan bir gün bakar ki
kardeşiyle arasındaki kumaş delik deşik olmuş.
Böyle anlarda sevgiyi zorla canlandırmaya çalışmak çoğunlukla işe yaramaz.
Anne babasını kaybetmiş iki kardeş düşünelim. Baba ocağının anahtarı birinde kalmış. Ev satılmamış, ama
kimse de oraya gitmiyor. Yıllar içinde aralarındaki konuşmalar seyrelmiş, bayramlarda yalnızca kısa birer mesaj.
Bir kış günü, anahtarı taşıyan kardeş, eski evin çatısının aktığını haber alıyor. Gidiyor, kapıyı açıyor. İçeride,
annesinin yıllar önce diktiği perdeler, babasının oturduğu koltuk, duvarda sararmış fotoğraflar. Ve bir an,
kardeşinin de bu eve ait olduğunu, bu odaların onun da çocukluğunu taşıdığını hissediyor. Telefonu açıp
kardeşini arıyor. Söylediği tek şey şu: "Evin çatısı akıyor, bir gelip birlikte bakar mıyız?" Bu bir barışma cümlesi
değil. Bir sevgi ilanı hiç değil. Ama bir ihtiyacın paylaşılması. Ve bazen iki kardeşi yeniden aynı sofraya oturtan
şey, büyük konuşmalar değil, birlikte tamir edilecek bir çatıdır. İnsan, hissetmediği bir sıcaklığı rol yaparak
üretemez. Ama rahmet başka türlü işler. Rahmet, sizden bir duygu beklemez. Sizden bir eğilme bekler.
Kardeşinizin hasta olduğunu duyduğunuzda, ona karşı ne hissettiğinize bakmadan, onun neye muhtaç
olduğuna bakarsınız. Bu bakış, sevginin geri dönmesini beklemeden ipliği yeniden geçirir.
Ve ilginçtir: Çoğu zaman sevgi de o ipliğin peşinden gelir. Önce rahmetle eğilirsiniz, sonra bir gün bakarsınız ki
içinizde eski sıcaklığın küçük bir filizi yeniden belirmiş. Rahmet, sevginin yeniden filizlendiği toprak olur. Ama
bu bir şart değildir. Sevgi geri gelmese bile rahmet kendi başına güzeldir, kendi başına değerlidir, kendi başına
Er Rahîm'in bir yansımasıdır.
Fotoğrafın arkasındaki yazı
Bir çekmecenin dibinden eski bir aile fotoğrafı çıkıyor elinize. Köşeleri kıvrılmış, renkleri sararmış, bir yerinden
kırılmış. Fotoğraftaki yüzler genç, gülümsüyor. Belki bir düğün günü, belki bir bayram sabahı. Arkasını
çevirdiğinizde birinin el yazısıyla bir tarih ve iki kelime görüyorsunuz. O fotoğraf çekildiği gün herkes birbirini
@sesliterapi 6 Er Rahîmçok seviyordu belki. Sonra yıllar geçti. Bazıları birbirine kırıldı, bazıları uzaklaştı, bazıları bu dünyadan göçtü.
Fotoğraf sarardı. Ama siz yine de onu atmadınız. Neden? Çünkü içinizde bir yerde, o yüzlere karşı bir şefkat
duyuyorsunuz. Artık eskisi gibi heyecanla değil. Ama onların insan olduğunu, zayıf olduğunu, hata yaptığını
ve sizin gibi rahmete muhtaç olduğunu bilerek.
İşte bu şefkat, rahmetin olgunlaşmış hâlidir. Genç sevgi parlaktır ama kırılgandır. Olgun rahmet ise sararmış
bir fotoğraf gibidir: Rengi gitmiştir ama içindeki yüzlerin hepsi hâlâ oradadır ve hâlâ değerlidir. Kul, Er Rahîm
isminin tecellîsi altında yaşlandıkça, bakışı da böyle olgunlaşır. Gençken insanları ne kadar parlak olduklarına
göre severiz. Yıllar geçtikçe, eğer Rabbimiz nasip ederse, onları ne kadar muhtaç olduklarını görerek sevmeye
başlarız. Bu, sevginin azalması değil, sevginin derinleşmesidir. Bu, desenin solması değil, dikişin güçlenmesidir.
Bu bakışın bir de kendinize dönen yüzü vardır. Belki siz de o fotoğraftaki yüzlerden birisiniz ve kendinize
bakarken yalnızca solmuş renkleri görüyorsunuz. "Eskisi gibi değilim, eskisi kadar sevgi dolu değilim, eskisi
kadar sabırlı değilim" diyorsunuz. Er Rahîm'in tecellîsi altında kul, kendine de bu şefkatle bakmayı öğrenir.
Kendini suçlayan biri olarak değil, kendine yeniden bakan biri olarak. Sökükleriniz sizi değersiz kılmaz;
sökükleriniz, rahmetin içinize girebileceği yerlerdir. Kendi zayıflığını gören insan, başkasının zayıflığına da
daha yumuşak bakar. Kendine rahmet etmeyi öğrenen, evine rahmet taşımayı da öğrenir. Rabbimizin bize
bakışı da böyledir. O, bizi parlak günlerimizde olduğu kadar, sökük günlerimizde de görür. Hatta Gazâlî'nin
işaret ettiği gibi, Rahîm isminin işlemesi için bir ihtiyaç sahibi gereklidir. Yani bizim muhtaçlığımız, O'nun
rahmetinin yeryüzündeki kapısıdır. Ne kadar eksik hissederseniz, o kapı size o kadar yakındır.
Muhtaçlığınız, Rahîm olanın size açtığı kapıdır.
İğneye iplik geçirmek: duâ, tövbe ve sadaka
Rahmetin bir duygu değil bir eğilme olduğunu söyledik. Peki insan bu eğilmeyi nasıl öğrenir? Kalbi katılaşmış,
yorgun düşmüş, kırgınlıklarla dolmuş bir insan, rahmetin ipliğini yeniden nasıl eline alır? İlk yol duâdır. Ama
bu, "Rabbim, bana eşimi yeniden sevdir" duâsından ibaret değildir. Daha derin bir duâdır bu: "Ya Rahîm, bana
senin rahmetinden bir pay ver ki onu yakınlarıma taşıyabileyim." Kul, kendi kalbinde rahmet bulamadığını
fark ettiğinde, rahmetin asıl sahibine yönelir. Ve bu yöneliş, ipliği iğneye geçirmenin ilk hareketidir. Duâ, sizin
kalbinizle Er Rahîm arasında bir kanal açar. O kanaldan gelen rahmet, sizin elinizle evinize, dostunuza,
kardeşinize ulaşır.
İkinci yol tövbedir. Burada tövbe, kendini ağır biçimde suçlamak anlamına gelmez. Tövbe, yönünü
değiştirmektir. Yıllardır birine sadece "neden beni mutlu etmiyor" diye baktıysanız, tövbe o bakışı bırakıp "o
neye muhtaç" diye bakmaya dönmektir. Bu dönüş bir anda gerçekleşmez. Ama her dönüş, kumaşa geçirilmiş
yeni bir ilmektir. Ve Rabbimiz, dönen kulunu sever; her dönüşü kabul eder, her dönüşü bir başlangıç sayar.
Üçüncü yol sadakadır. Sadakayı çoğu zaman yalnızca para olarak düşünürüz. Oysa dinimizin öğrettiği sadaka
çok daha geniştir: güler yüz de sadakadır, ev halkına yapılan iyilik de. Bu bakışla, eşinize yorgun bir akşamda
çay demlemek bir sadakadır. Kardeşinize bir bayram mesajı göndermek bir sadakadır. Eski bir dostun derdini
sabırla dinlemek bir sadakadır. Her sadaka, rahmetin ipliğinden bir ilmektir.
@sesliterapi 7 Er RahîmBir dördüncü yol daha vardır ki bütün ötekileri besler: tefekkür. Âyet zaten "düşünen bir topluluk için" diye
bitiyordu. Akşam herkes uyuduktan sonra, evin ışıkları söndüğünde, birkaç dakika oturup gün içinde size
dokunan rahmetleri saymak. Kim size bir çay uzattı, kim kapıyı sizin için açık tuttu, kim yorgun hâlinizi görüp
sesini alçalttı. Sonra aynı soruyu tersinden sormak: Ben bugün kimin söküğüne bir ilmek attım? Bu muhasebe
sizi suçlamak için değildir. Ertesi günün iğnesini hazırlamak içindir. Tefekkür eden kalp, rahmetin nerede eksik
kaldığını sezer ve sabah olunca eli oraya kendiliğinden uzanır. Ve bütün bunların altında niyet yatar. Bir eşin
sofrasını hazırlarken niyetiniz yalnızca bir görevi yerine getirmek olabilir. Ya da aynı hareketi Er Rahîm'in
rahmetine aracı olmak niyetiyle yapabilirsiniz. Dışarıdan bakan için iki hareket arasında hiçbir fark yoktur.
Ama kalbinizde, bu ikisi arasında bir dünya fark vardır. İlki yorar. İkincisi besler.
İğneye iplik geçirmek, ilk başta zordur. Gözler zorlanır, el titrer, iplik bir türlü deliğe girmez. Ama bir kez geçti
mi, dikiş kendi ritmini bulur. Rahmet de böyledir. İlk eğilme zordur, ikincisi biraz daha kolay, üçüncüsü
kendiliğinden. Bir süre sonra bakarsınız ki elleriniz, kalbiniz ne hissederse hissetsin, rahmetin ilmeklerini
atmayı öğrenmiş.
Sofrada sorulacak bir soru
Şimdi size küçük ama derin bir iç hareketten söz etmek istiyorum. Belki bu sohbetten geriye kalan tek şey bu
olacak ve bu yeter. "Sevgim azaldı" cümlesi içinizden geçtiğinde, o cümlenin peşine düşmeyin. Neden
azaldığını, kimin suçu olduğunu, ne zaman başladığını sormayın. Bu sorular sizi çoğunlukla eski bir yaranın
etrafında dolaştırır. Bunun yerine, tek bir soruya dönün. Kalbinizin içinden, sessizce, karşınızdakine bakarak
sorun: "Senin neye ihtiyacın var?"
Bu soru, sizi sebepten ihtiyaca taşır. Vedûd'un alanından Rahîm'in alanına geçirir. Gazâlî'nin anlattığı farkı
kendi evinizin içinde yaşatır. Çünkü sevgiyi kendinizde aradığınızda bulamayabilirsiniz; ama karşınızdakinin
ihtiyacını aradığınızda neredeyse her zaman bir şey bulursunuz. Bir yorgunluk, bir korku, bir yalnızlık, bir
söylenmemiş dert. Belki eşinizin ihtiyacı bir sohbet değil, bir sessizliktir. Belki kardeşinizin ihtiyacı bir özür
değil, bir davettir. Belki o eski dostun ihtiyacı uzun bir konuşma değil, sadece "aklıma geldin" diyen bir sestir.
Siz soruyu sorduğunuzda, Er Rahîm cevabı kalbinize ilham eder. Çünkü O, ihtiyaçların en derinini bilendir ve
rahmetini ihtiyaç sahibine ulaştırmak için çoğu zaman bir kulun elini aracı kılar.
Burada ince bir şey daha var. Soruyu kendinize sorduğunuzda, "ben neden sevmiyorum" diye, cevap hep geriye
döner: eski kırgınlıklara, söylenmiş sözlere, yaşanmış hayal kırıklıklarına. Ama soruyu karşınızdakine
yönelttiğinizde, "senin neye ihtiyacın var" diye, cevap ileriye açılır: bugün yapılabilecek bir şeye, yarın
atılabilecek bir ilmeğe. İlki sizi geçmişin sökükleri arasında dolaştırır. İkincisi elinize bir iğne verir. Bu soruyu
sormak sizi küçültmez. Bu soruyu sormak sizi yükseltir.
Belki ilk denemelerinizde cevabı bulamayacaksınız. Soruyu soracaksınız ve içinizden hiçbir şey gelmeyecek. Bu
da olabilir. Rahmetin dili bazen geç çözülür. O zaman soruyu bir duâya çevirin: "Ya Rahîm, onun neye ihtiyacı
olduğunu bana göster." Bu duâ, karşınızdakini sizin gözünüzden değil, Rabbinizin gözünden görmeyi
istemektir. Ve böyle bir istek boşa dönmez. Bir gün, hiç beklemediğiniz bir anda, onun bir bakışında, bir iç
çekişinde, bir yarım cümlesinde cevabı göreceksiniz. O an, rahmetin ipliği sizin elinizdeyken kendiliğinden
ışıyacak. Çünkü o an, Rabbimizin size baktığı gibi bakmaya başlarsınız. O size "neden parlak değilsin" diye
@sesliterapi 8 Er Rahîmbakmaz. "Neye muhtaçsın" diye bakar ve rahmetini oraya gönderir. Siz de bu bakışı sofranıza, kapınıza,
telefonunuza taşıdığınızda, Er Rahîm'in tecellîsine bir ayna olursunuz. Bir akşam sofrası. Herkes yerini almış,
tabaklar dolu, ama masada bir sessizlik var. Belki eşiniz, belki büyümüş bir çocuğunuz, belki yanınızda kalmaya
gelmiş bir kardeşiniz, gözlerini tabağına dikmiş yemeğini yiyor. Eskiden olsa bu sessizliği bir soğukluk diye
okurdunuz ve içten içe uzaklaşırdınız. Şimdi ise içinizden o soruyu soruyorsunuz: "Neye ihtiyacı var?" Ve belki
bir şey fark ediyorsunuz. Yorgun. Bir şeye canı sıkılmış. Konuşmak istemiyor ama yalnız kalmak da istemiyor.
O zaman siz de bir şey söylemeden onun bardağını dolduruyorsunuz, ekmeği ona yakın koyuyorsunuz,
sofradan kalkarken omzuna hafifçe dokunuyorsunuz. Hepsi bu. Ama o akşam, o evin kumaşına bir ilmek daha
geçti.
Ve bir gün, belki yıllar sonra, eski bir yorganı dolaptan indirip dizlerinize çektiğinizde, desenin çoktan
solduğunu ama dikişlerin hâlâ sapasağlam durduğunu göreceksiniz. O zaman anlayacaksınız ki sizi ve
sevdiklerinizi bunca kış boyunca ısıtan şey, ilk günlerin renkleri değil, her gün sessizce atılmış o küçük
ilmeklermiş. Rengin solduğu yerde vazgeçmek gerekmez. Rengin solduğu yer, ipliğin göründüğü yerdir. Ve o
iplik, Er Rahîm'in elinden sizin elinize uzatılmış bir emanettir. Onu tutun. Bir ilmek daha atın. Bir soru daha
sorun.
· · ·
Sevgi gittiğinde ev boşalmaz; rahmet o odaya usulca girer ve ışığı
kapatmadan bekler.
@sesliterapi 9 Er Rahîm
