Sevgili dinleyenlerim, herkese selamlar, sevgiler diliyorum. Er Rahmân esmasının 7. bölümü ile birlikteyiz, son bölümüyle. Yayınlanmış olan diğer bölümleri dinlemek isterseniz linki videonun açıklama kısmına bırakmış olacağım.
Bir hatırlatma daha yapmak isterim. Kanalımızda bazı videoların kaldırıldığını göreceksiniz. Bunlar, YouTube'un 2026 algoritma güncellemesi ile alâkalı olarak yeniden düzenlenmesi gereken videolardı. Bunları hızlı bir şekilde tekrar seslendirip içerik olarak sizlerle buluşturmaya devam edeceğim.
Bugün, hayatımızda merhametin akışını tamamen değiştiren Er Rahmân esmasından bahsedeceğim. Belki de bugüne kadar aradığımız huzur hep bu ismin içinde saklıydı. Er Rahmân sadece bir isim değil; kalbimizi dönüştüren ilâhî bir kapı ve anahtarı sadece kendi ellerimizde olan bir kapı. Ruhumuzda sessiz bir arayış var ve kalbimiz bize bir şey söylemeye çalışıyor. Bu yayında, kalbimizin bize söylemeye çalıştığı o sırrı dinleyeceğiz. Kalbimiz bize ne söylüyor? Ve biz bunu neden duymazdan geliyoruz? Çünkü birazdan anlatacağım ledünnî sırlar, sıradan bilgiler değil; yaşayan ve yaşanması gereken hakikatlerdir.
Esmalarla Şifa programının Er Rahmân esmasının son bölümüne hoş geldiniz. Sefalar getirdiniz. İyi ki buradasınız. Buyurun.
Kıymetli dinleyenlerim, bu kadim yolculuğun sonuna gelirken aslında bir sonu değil, bir başlangıcı konuşmuş oluyoruz. Çünkü Er Rahmân ismi sadece merhamet eden bir Rabbi izah etmiyor. Aynı zamanda bizi bize gösteren bir aynayı işaret ediyor.
Bugüne kadar rahmeti hep alınan, hak edilen bir şey zannettik. Fakat hakikat şuydu sevgili dinleyenlerim: Rahmet, teslimiyetimizi ve inanmamızı, hissetmemizi bekleyen ilâhî bir hakikatti. Ve bu sır şuydu: Rahmân, kulunun kalbinde kendi merhametini seyretmek ister. Yani sen affettiğinde o affediş sana ait değildir, Rahmân'a aittir. Burada anlatmak istediğimi anlamaya çalışınız lütfen. Senin kalbinde açılan bir güzellik, Rahmân'ın sende kendini izhâr etmesidir.
Nitekim Nahl Sûresi 53. âyette Rabbimiz şöyle buyuruyor: "Size ulaşan her nimet Allah'tandır." İnsanda açığa çıkan her hayır, her güzellik, her sevgi aslında ilâhî bir lütuftur. Ve Enfâl Sûresi 17. âyet: "Attığın zaman sen atmadın, fakat Allah attı." Burada çok derin bir sır vardır sevgili dinleyenlerim. Fiil kulda görünür, ama hakikatte kudret kimindir? Muhakkak ki Allah'ındır. Bu âyetleri ileriki dönemlerde tefsir etmek isterim.
Ve şu hadîs i kudsîye bakın ki, insanın bu hadîs karşısında tüylerinin diken diken olması ve sarsılması gerçekten kaçınılmaz: "Kulum, nafilelerle bana yaklaşır. Onu sevdiğimde, onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli olurum."
Bu zâviyeden baktığımızda Rahmân'ın sırrı ortaya çıkıyor, değil mi? Rahmân, kulunun kalbinde kendi rahmetini açığa çıkarıyor. Sen affettiğinde o affedişin kaynağı sen değilsin. Kimdir peki? Sana o merhameti ilham eden Rahmân'dır. Senin kalbinde açığa çıkan her güzellik, O'nun sana verdiği bir tecellîdir. Burada anlatılmak istenen şu: Kul sahip değildir, mazhar olandır.
Peki biz Rahmân'ın bize ikram ettiği bu mazhariyeti mi tercih ediyoruz, yoksa nefsimizin direttiği o körlüğü mü? Hangisini tercih ediyorsak ona dönüşüyoruz, değil mi? İşte Er Rahmân esmasının ledünnî sırrı burada kendini gösteriyor. Artık sen merhameti seçtiysen ve her şeye karşı içinde merhamet ve sevgi besliyorsan, merhamet eden biri olmaktan çıkarsın, merhametin kendisi olursun. Çünkü her şeyde, her yerde Rabbinin merhametinin akislerini izlersin. Ve bu makamda şuna şahit olursun: Ben sevmiyorum, sevdiriliyorum. Ben aslında affetmiyorum, affettiriliyorum. Ben haddizâtında iyilik yapmıyorum, iyiliğe mazhar ediliyorum. İyilik bana nasip oluyor.
Bir müminin kendini bu pencereden izlemesi ne kadar güzel, değil mi? Fakat bizler bunları zaten yaşıyoruz. Asıl mesele bunları fark edebilmekte. Tüm bunların farkında olduğumuzda dönüşüm de başlamış olacaktır. Öyle ki belki de kalbimizde çözülen ilk şey, o benlik duygusu, ego olacaktır. Hani nefsin sürekli kendini her şeyin önüne atıp büyüklük iddiasında bulunduğu o hâl var. İşte sevgili dinleyenlerim, bu süreç aslında kendimizle yüzleşmemizi gerektiren bir fırsattır.
Şunu anlamış olacağız: Bizi yorgun bırakan, strese sokan, mutsuz eden, kendimizi her şeyin merkezine koyma alışkanlıklarımızdır. Rahmân'ın aksine yapılan her davranış, ruhumuzu bedenimizden uzaklaştıracaktır. Neydi o nefs dediğimiz şey? Sürekli sahip olmak isteyen, yaptığı her şeyi kendi hanesine yazan, sevdiğinde bile çıkar ve menfaat arayan o davranışlar. Sizce bunlar bizi nelerden mahrum bırakıyor?
Eğer başımıza gelen hiçbir şeyi tesadüf olarak görmüyorsak, karşımıza çıkan hiçbir insanı, hiçbir iyiliği, birinin ruhunu iyileştiren bir sözü bile rastgele zannetmiyorsak, hatta kendi içimizden geçen sıradan bir duyguyu bile rastgele görmüyorsak, bu bizdeki Rahmân'ın tecellîsinin tam da kendisidir. Davetler, hatırlatmalar, lütuflar, armağanlar, hep Rahmân olan Rabbimizin gönlümüze düşürdüğü ve tefekkür etmemiz gereken hakikatlerdir.
Bakınız Rabbimiz Şûrâ Sûresi 30. âyette ne diyor: "Başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizle yaptıklarınız yüzündendir. Allah çoğunu affeder." Hayatımızda yaşadığımız hiçbir şey başıboş değildir. Kendi ellerimizle dahi düştüğümüz gafletten bizi çıkaran, Rabbimizden başka kimdir? Onca yanlış tercihin, yanlış kararın içinden bize yine onca fırsat veren kimdir? Bazen gözümüzü açan, farkındalığımızı sağlayan, önümüze görmemiz için onlarca gerçeği seren kimdir? Bunların hepsi bir hakikat ve ilâhî düzen içindir.
Bakara Sûresi 216. âyet: "Olur ki hoşlanmadığınız bir şey sizin için hayırlıdır, olur ki sevdiğiniz bir şey sizin için şerdir. Allah bilir, siz bilemezsiniz." Bizler bazen her şeyi kendi algılarımızla yorumluyoruz, değil mi? Ama hakikatte olan şey, Rahmân'ın hikmetiyle şekilleniyor. Nice hayır zannettiğimiz şeyin içindeki şer bize gösterildi. Nice şerrin içindeki hayrı gördük. Eğer başımıza gelen hiçbir şeyi tesadüf olarak görmüyorsak, ki böyle görmek gerekiyor, karşımıza çıkan hiçbir insanı, hiçbir sözü, hiçbir duyguyu rastgele zannetmiyorsak, bu Rahmân isminin bizdeki tecellîsini fark etmeye başlamaktır. Rabbim cümlemize bu tecellîleri görebilme idrâkini nasip etsin.
Çünkü tüm bu davetler, hatırlamalar, lütuflar, ikramlar, hepsi Rahmân olan Rabbimizin gönlümüze düşürdüğü işaretlerdir. Ve biz bu işaretleri fark ettiğimiz ölçüde hayatımızı okumaya başlamış olacağız. İşte sevgili dinleyenlerim, bu farkındalık bizi o sessiz yolculuğa çıkaracaktır. Kendi içimizdeki özümüze yolculuktur bu, dünyadan dışarıya uzak bir yolculuk. Her nefesimizde "Allah" diyerek, attığımız her adımda "Ya Rahmân" diyerek, karşılaştığımız her insanda Rahmân'ın bir dokunuşunu hissetmeye başlayacağız. Ve o zaman anlayacağız ki merhamet etmek, sevmek, sevilmek, affetmek sadece yaptığımız bir iş değil. Bize ilham edilen, ikram edilen ve lütfedilen bir armağan, bir hediye.
Sizce bu zâviyeden bakan kul, tüm bu armağanları ve hediyeleri nasıl muhafaza eder? Rabbimizden gelen bu ikramlar karşısında mutlu olmaz mı? Öyle ki eskiden zor gelen insanlar, şimdilerde kalbimizde birer öğretmen gibi duracaktır. Çünkü onlarda görmemiz gereken şeyler vardır ve görmemiz istenmektedir. Eskiden anlam veremediğimiz olaylar, şimdi bize bir ders, bir hatırlatma olacaktır. Neyin dersi ve neyin hatırlatmasıdır bu? Dünyaya dönük zaaflarımızın, geçici ve sonu felâketle bitecek duygularımızın hakikatini gösterecektir. Bakınız ki tüm bunlar, nefsimizin sınırlarını göstermektedir. Benlik duygumuzun ne kadar sınırlı olduğunu, ve tüm bu sınırların içinde şahit olduğumuz şeyin, Rahmân'ın sınırsız rahmetinin hayatımıza nasıl sirayet ettiği olduğunu.
Artık biz merhameti seçmekle kalmayacak, merhametin kendisine dönüşmüş olacağız. Sevgi, affetmek, şefkat artık sadece yaptığımız eylemler, davranışlar, fiiller değil; bize ait olmayan ama bizi dönüştüren birer tecellî olacaktır.
Nitekim Rabbimiz Bakara Sûresi'nde, yukarıda bahsettiğimiz âyette şöyle buyurmaktadır: "Olabilir ki bir şeyi sevmezsiniz, o sizin için hayırlıdır. Olabilir ki bir şeyi seversiniz, o sizin için şerdir. Allah bilir, siz bilemezsiniz." Ben bu âyeti tefsir etmek isterim.
Âyet "asâ" ile başlıyor: "Asâ en tekrahû şey'en." "Asâ", belki, olabilir, ihtimal vardır demektir sevgili dinleyenlerim. Hatta bazen zihnimiz çok keskin sınırlar çizebilir. "Bu kötü, bu iyi" deriz. Ama asıl hakikat, insanın algısının ötesindedir. "Belki" der Allah. Çünkü bizim göremediğimiz sırlar vardır. Bu kelime, Rahmân'ın kalbimize düşürdüğü işaretlerin ilk kapısıdır. "Asâ" derken bize, düşündüğümüz her şeyin ötesinde bir alan olduğunu hatırlatmak için böyle söyler. Biz neyin iyi, neyin kötü olduğunu bazen zanlarla algılayabiliyoruz. O'nun hikmetiyle her şey muhakkak şekillenir. Kalbimizde açılan farkındalık buradan başlayacaktır. Biz sınırlıyız, Rahmân sınırsızdır.
Âyet "tekrahû" diye devam ediyor: Sevmiyorsunuz, hoşlanmıyorsunuz, istemiyorsunuz. Bu kelime kalbimizin direncini de biraz gösteriyor. Sanki bizler kendi dar perspektifimizden bakar, hoşlanmadığımız bazı şeyleri hemen reddeder, uzaklaşır, kabul etmeyiz. Bu bazen çok doğaldır. Ama Rabbimiz burada başka bir şeye işaret ediyor. Buna bazen yapmakta zorlandığımız ibadetlerimizi de ekleyebiliriz herhalde. Kalbimizde açılan her hoşnutsuzluk, aslında ilâhî bir davet olabilir mi? Bunu sormak gerekiyor. Bazen zor, bazen ağır gelir, değil mi? Ama işte tam burada Rahmân'ın hikmeti gizli. Biz neyi istediğimizi, neyi reddettiğimizi fark ettikçe, O'nun rahmeti ortaya çıkacaktır. Demek ki önemli olan, içimize bakıp fark edebilmektir.
"Ve hüve hayrun lekum", yani "ve o sizin için hayırlıdır." Nasıl ışık tutuyor kalbimizin en derinine, değil mi? Hayır dediğimiz şey, sadece bizim aklımızın tanımladığı bir şey değil, Rahmân'ın bizde açtığı bir tecellîdir. Bunu düşünün lütfen. Bazen neyin hayır getireceğini anlayamıyoruz. Bazen yaşadığımız bir olay, karşımıza çıkan bir insan, içimizden geçen bir his bize ağır veya anlaşılmaz gelebiliyor. Ama Rahmân tüm bunları güzel ve faydalı olacak şekilde şekillendirir. Bizler sadece görünene bakarız. Oysa ruhumuzda açılan o boşlukları, muhakkak bilen O'dur. İşte "hayr" kelimesi burada bize gösteriyor ki kalbimizde açılan her güzellik, her farkındalık, her içsel ışık Rahmân'ın eseridir. Bu esere sahip çıkmak gerekiyor. Güzel olan, faydalı olan, bize ruhsal derinlik ve farkındalık kazandıran her şey, o Rahmân sırrının bir tecellîsidir.
Ve "ve asâ en tuhıbbû şey'en ve hüve şerrun lekum", yani "olabilir ki bir şeyi seversiniz, o sizin için şerdir." Bazen kalbimiz coşar, gönlümüz sever, hoşumuza giden şeyleri isteriz. Ama o sevdiklerimiz, eğer farkında olmazsak, ruhumuzun sınırlarını gösterecek birer gölge olabilir mi? Kaç kez yaşadık bunu, kim bilir, değil mi? Sevgi sadece hoşuna gideni aramak mıdır? Rahmân'ın hikmetiyle şekillenmeyen sevdiklerimiz, ruhumuzu ne kadar incitmiştir, kalbimizi ne kadar köreltmiştir ve bizi ne kadar derin bir isyana sürüklemiştir? Sadece bunu anlamak bile, insanın kendi nefsinin ve kalbinin sınırlarını fark etmesine yol açacaktır.
Bugün Rahmân isminin kalbimizde nasıl tecellî ettiğini, merhametin nasıl bir içsel akışa dönüştüğünü konuştuk. Şimdi anladık ki başımıza gelen bazı şeyler, karşımıza çıkan insanlar, içimizden geçen bazı duygular, hiçbiri tesadüf değilmiş. Hepsi Rahmân'ın bize ikram ettiği şeylermiş. Hoşumuza gitmeyen, direnç gösterdiğimiz anlar bile aslında kalbimize dolan rahmetmiş. Sevdiklerimiz, hoşlandıklarımız bazen gölge, bazen ışık olacaktır. Ama hepsi Rahmân'ın izhârıdır.
Kalbimizde açılan her güzellik, her farkındalık, her sevgi bize ait değil; bize ilham edilen, bize lütfedilen bir armağandır. Biz sadece gözlemleyen, fark eden ve teslim olanlarız. Merhameti seçtiğimizde, affettiğimizde, sevdiğimizde artık biz yokuz, Rahmân vardır. Her fiilimizde O'nun kudreti, her nefesimizde O'nun şefkati görünecektir. Ve biz sadece bu akışı fark edenler olacağız.
Şimdi derin bir nefes alın. Her attığınız adımda, her gözyaşınızda, her kalp çarpışınızda Rahmân'ın tecellîsini hissetmeye başlayın. Anlamadığınız bir şeyde sabrı, sevdiklerinizde farkındalığı, kayıplarınızda derin bir lütfu arayın. Çünkü her şey sizin için, her şey ruhunuzun derinliği için şekilleniyor. Siz bilmeseniz de O muhakkak biliyor. Siz fark etmeye başlarsanız, Rahmân olan sizi size gösterecektir.
Ve şimdi susun. İçinizdeki boşlukta Rahmân'ın sessiz dokunuşunu dinleyin. Hiçbir söz, hiçbir eylem, hiçbir his rastgele değildir. Hepsi bir aynadır; sizi size gösteren, sizi Rahmân'la buluşturan bir ayna. Gözlerinizi kapatın ve kalbinizde açılan bu ışığın her gün, her nefeste, her karşılaşmada büyümesine izin verin. Artık merhamet, sevgi, affetmek, iyilik yapmak sadece yaptığımız eylemler değildir. Bizim kalbimizde açan her ışık, Rahmân'ın tecellîsidir. Ve o ışık, bizim yolumuzu aydınlatan rahmettir. Bizler sadece bu ışığın farkında olmakla sorumluyuz belki de. Ve işte belki de o an, gerçek huzur, gerçek teslimiyet, gerçek Rahmân tecellîsi başlamış olacaktır.
Rabbim bu teslimiyeti, bu huzuru hepimize nasip eylesin.
Ya Rahmân, kalbime merhametini serp, ruhuma nurunu bırak. Beni kendi ellerimle değil, Senin kudretinle yönlendir. Affetmeyi, sevmeyi, anlamayı bana Sen ilham et. Benim zayıflığımda Sen güç, karanlık anlarımda Sen aydınlık ol. Her nefeste Senin varlığını hissetmek için kalbimi aç. Her gözyaşımda bana Senin hikmetini göster ve her kırıklıkta Senin tesellînı duyur.
Ya Rahmân, sevdiğimde beni Senin sevginle sevdir. Öfkelendiğimde kalbimi Senin yumuşaklığınla sükûnete kavuştur. Yanlış yaptığımda beni Senin merhametinle kaldır ve bana hep hatırlat ki ben yalnız değilim. Sen hep benimlesin. Kalbimdeki suskunlukları doldur. Ruhumdaki boşlukları Senin ışığınla tamamla. Beni Senin Rahmân isminin yansıması kıl. Her adımımda, her sözümde, her nefesimde Senin tecellîn olsun.
Ya Rahmân, beni affetmeye mazhar kıl. Sevmeye mazhar kıl ve bana bu dünyada geçici olan her şeyin ötesinde, Senin sonsuz merhametini tatmayı nasip et. Senin sevgin kalbimi sarsın. Senin ışığın ruhumu aydınlatsın. Âmîn, ecmaîn. Velhamdülillâhi rabbil âlemîn.
Esmalarla Şifa programında Er Rahmân esmasının 7. ve son bölümü ile birlikte olduk. Bir dahaki bölümde buluşmak dileğiyle, hepinizi Allah'a emanet ediyor, sevgiler diliyorum.
Hoşça kalın.
