Kıymetli takipçilerimiz, Sesli Terapi Tasavvuf kanalımıza hoş geldiniz. Sefalar getirdiniz. Esmalarla Şifa programımız devam ediyor. Er Rahmân esmasının 6. bölümüyle sizlerle birlikteyiz. Diğer bölümleri dinlemek isterseniz kanalımızın ana sayfasını ziyaret edebilirsiniz.
Bugün programımızın açılışına Tâhâ Sûresi 5. âyetle başlamak isterim: "Rahmân olan Allah, Arş'a istivâ etmiştir." Arş, kâinatın tahtı. Rahmân ismiyle müsemmâ. Sanki Rabbimiz şöyle buyuruyor: "Bu varlığın zemini güç değildir, hüküm değildir, hesap değildir. Bu varlığın zemini rahmettir."
Bugün bu kâinat o tahtın gölgesinde duruyor. Güneş o tahtın gölgesinde doğuyor. Siz o tahtın gölgesinde nefes alıyorsunuz. Hücrelerimiz o tahtın gölgesinde çalışıyor. Ve biz hâlâ durup "acaba ben bu rahmeti hak eder miyim" diye soruyoruz.
Esmalarla Şifa programımıza hoş geldiniz. Sefalar getirdiniz. Bugün Ya Rahmân esmasının sırlarını birlikte dinleyeceğiz.
Nitekim Peygamberimiz sallallâhu aleyhi ve sellem bir hadîs i şerîfinde şöyle buyurdu: "Allah, rahmeti yarattığı gün onu yüz parçaya böldü. Doksan dokuz parçasını yanında bıraktı, yalnızca bir parçasını yeryüzüne indirdi. İşte bütün mahlûkat o parçadan dolayı birbirine merhamet eder."
Yüzde bir. Şu anda yaşayan bütün insanların birbirine gösterdiği bütün merhamet, bir annenin çocuğuna olan sevgisi, bir hekimin hastasına olan şefkati, bir yabancının yolda düşene uzattığı el, hepsi o yüzde birden geliyor. Ve doksan dokuz hâlâ orada, kıyâmette tecellî edecek, kullarına açılacak. Bizler bunun karşısında kendimize hâlâ "ben bu rahmete layık mıyım" diye sorabilecek miyiz? Fakat soruyoruz. İşte bu, bugünkü meselemizin tam da kalbi.
İnsan Rahmân ismini zikrediyor. Her gün defalarca, belki de "Bismillâhirrahmânirrahîm" diyoruz. Ama zikirle idrak arasında derin bir mesafe var. Dil bir şey söylüyor, yürek bambaşka bir şey yaşayabiliyor. Dil "Ya Rahmân" diyor, yürek "ama ben çok günahkârım" diyebiliyor. Dil "Rabbim affedicidir" diyor, yürek içten içe "belki beni affeder mi acaba" diye sorabiliyor.
İşte o "belki" kelimesi, tasavvuf dilinde çok ağır bir yere oturuyor sevgili dinleyicilerim. Çünkü "belki" diyen, Zümer Sûresi'ni okumamış gibi davranıyor. Çünkü "belki" diyen, o doksan dokuz rahmeti görmezden geliyor. Çünkü "belki" diyen, Rahmân ismini duymuş ama ruhunda henüz hissetmemiş demektir. Bu bir hâl değildir. Efendim, bu bir teslimiyet meselesidir ve o teslimiyetin nasıl olması gerektiğini konuşuyoruz.
Rabbimiz A'râf Sûresi 156. âyette şöyle buyuruyor: "Ve rahmetî vesiat külle şey." Yani: "Rahmetim her şeyi kuşatmıştır."
Önce âyetin başındaki "ve" harfine bakalım. Arapçada bu harf, sözün ağırlığını artırır, dikkati çeker. Sanki Rabbimiz şöyle diyor: "Ey kulum, dikkat et. Şimdi söyleyeceğim şeye kulak ver. Çünkü bunu sana söylemekteyim."
Ardından gelen "rahmetî", yani "rahmetim" kelimesindeki "î" harfi çok mühim. Allah rahmeti kendine izafe ediyor. "Bir rahmet var" demiyor, "benim rahmetim" diyor. Yani bu rahmetin sahibi, bu rahmetin kaynağı, sınırsız, bitmez, tükenmez olan Allah'tır. İnsan merhameti yorulur, zamanla biter, koşul arar, menfaat arar. Ama Rabbimiz "rahmetim" derken, kendisine ait olan o mutlak merhametten söz ediyor.
Ve "vesiat", yani "kuşatmıştır". Vüsat kökünden geliyor, genişlik, kapasite, taşabilen bir genişlik. Ama dikkat edin, "kuşatmış" diyor, geçmiş zaman kipiyle. Yani bu bir niyet değildir, bir söz değildir. Nedir? Tamamlanmış bir gerçektir. Rahmet zaten kuşatmış. Biz bunu anlamadan önce, biz bunu hak etmeye çalışmadan önce, rahmet zaten kuşatmış bizi.
Ve sonra "külle şey", her şeyi. "Kül" kelimesi Arapçada istisnasızlık demektir. Çoğunu değil, büyük kısmını değil, her şeyi. Ve "şey" o kadar geniş bir kelimedir ki, hem var olan her şeyi, hem var olmuş her şeyi, hem var olacak her şeyi içine alır. Biz "benim çok günahım var" dediğimizde, o günah da bir şeydir. O yük de bir şeydir. O utanç da bir şeydir. Ve rahmet, külle şeyi kuşatmıştır. Şimdi yeniden okuyun içinizden: "Rahmetim her şeyi kuşatmıştır." O her şeyin içinde biz de varız.
Peki biz neden bunu hissedemiyoruz? İşte burası, insanın kendine dürüst olması gereken en önemli yerlerden biri. Rahmet orada belli. Âyetlerle sabit, hadîslerle sâbit. Ama biz onu hissedemiyoruz. Neden? Tasavvuf ehli bu soruya şöyle cevap veriyor: Rahmet gelir, ama insan onu alamaz. Çünkü kalp doludur. Pişmanlıkla değil, kendi kurduğu o yorucu davayla doludur. "Ben şunu yaptım. Ben bunu yapamadım. Ben şu kadar günahkârım. Ben bu kadar gaflete düştüm." Geçmişi günahlarla, tekrarlarla dolu olduğu için insanın kalbi doludur. Ve işte o doluluk, rahmetin içeri girmesini değil, rahmetin hissedilmesini engeller. Rahmet orada kuşatmış, ama insan içine kapanmış, o konuşmayı fark edemez hâle gelmiş.
İnsan bir hata yapıyor, pişman oluyor. Bu çok güzel, bu gerekli. Ama bir noktadan sonra pişmanlık dönüşüyor. Artık tövbe değil, kendini yargılama hâline geliyor ve o yargılama durmak bilmiyor. İşte nefsin oyunlarından biri bu. Tasavvufta buna nefsin kendi üzerinde hükmetmesi denir. Nefis günahı görünce onu bırakmak yerine taşımayı seçiyor, çünkü taşımak onun işine geliyor. Taşımak alışkanlık hâline geliyor. Bırakmak ise cesaret ister, teslim olmak ister.
İmam Gazâlî Hazretleri, Esmâü'l Hüsnâ şerhinde Er Rahmân için şöyle der: "Rahmân, rahmetin en tam mânâsıyla gerçekleşmesini dileyendir. Rahmet ise, ihtiyaç sahibine iyiliği ulaştırmayı dilemektir." Allah'ın rahmeti iki çeşittir: Birincisi dünyevîdir, ikincisi uhrevîdir. Dünyevî rahmete herkes dâhildir. İnkârcı da, mümin de, âsî olan da, itaatkâr olan da. Uhrevî rahmet ise has kullara mahsustur.
Efendim, dikkat edelim. İmam Gazâlî Hazretleri burada dünyevî rahmette ayırım yapmıyor. Kâfir de nefes alıyor, mümin de. Günahkâr olan da sabah gözlerini açıyor. Hiç dua etmemiş birinin de kalbi atmaya devam ediyor, ömür boyu secde etmiş birinin de. Çünkü Rahmân'ın dünyevî rahmeti, bu düzenin kurucu gerçeğidir. Bu düzen rahmet üzerine kurulmuştur ve o kuruluş, seninle ilgili bir şart beklemiyordu.
Şimdi şunu soralım kendimize: Biz, Allah'ın bile ayırım yapmadığı yerde kendimizi neden ayırıyoruz? Rahmân'ın kapsamına herkesi aldığı yerde, kendimizi neden dışarıda tutmaya inatla devam ediyoruz? Bu soru, bugün aklımızda kalmasını istediğimiz sorulardan biri.
Bir hadîs i kudsîde Rabbimiz şöyle buyuruyor: "Rahmetim gazabımı geçmiştir." Yani öne geçmiştir, önce gitmiştir. Kıyâmet gününde hesap başlamadan önce, mîzan kurulmadan önce, defterler açılmadan önce, rahmet orada önceden hazır bekliyor olacaktır. Bizler ise nedense zihnimizde tam tersini kurgulamışız. Önce hesap, sonra belki rahmet. Önce layık ol, sonra belki verilir. Önce kendinle hesaplaş, sonra belki Rabbine yaklaşırsın. Hâlbuki sıra bambaşka. Ya Rahmân önce geliyor. Sonra insan o rahmetin içinde kendini buluyor. Sonra o buluşun içinde kulluğa yönelebiliyor. Tersten değil, rahmetin içinden.
Şunu da konuşmak lazım kıymetli dinleyenlerim: Ya Rahmân esmasını sadece günahlardan affedilmekle ilgili görmemek, daha geniş bir şey olarak düşünmek gerekiyor. Rahmân ismi, insanın hayatındaki zorlukların da, darlıkların da, kapanan kapıların da içindedir. Çünkü rahmet sadece kolaylık değildir. Tasavvuf ehlinin söylediği şudur: Bazen rahmet acı kılığında gelir. Bazen bir kayıp, Rahmân'ın bizi kendine çekmesinin ta kendisidir.
Nitekim Rabbimiz Kehf Sûresi'nde, Hz. Hızır kıssasında bunu gösteriyor. Hızır bir gemiyi deliyor, bir çocuğu öldürüyor, bir duvarı onarıyor. Bunların hepsi zâhirde acı, bâtında rahmet olarak karşımıza çıkıyor. Dışarıdan bakan "bu nasıl rahmet" diye soruyor. İçeriden bakan, bu olayda bambaşka bir şey görüyor.
İşte kıymetli dinleyenlerim, Ya Rahmân'ı gerçekten tanıyan kul, yalnız güzel anlarda değil, zorlu anlarda da o ismin içinden geçebilen kuldur. "Ya Rahmân" demek, her ne olursa olsun "bu da rahmetin bir tecellîsidir" diyebilecek idrake sahip olmaktır. Bu kolay bir idrak değildir. Bu, çalışılan bir hâldir. Zikrin, tefekkürün, teslimiyetin içinde yavaş yavaş olgunlaşan bir şeydir.
Peki bu idrak nasıl olgunlaşır? Sûfîler bunu şöyle anlatır: İnsan önce diliyle söyler. "Ya Rahmân" der, tekrar eder, tekrar eder, tekrar eder. Bir süre sonra kulak alışır. Sonra zihin alışır. Sonra bir gün beklenmedik bir anda, zorluğun içinde, acının tam ortasında, o isim kendiliğinden yükselir. Zorlanarak değil, arayarak değil, sadece çıkar. Ve o çıkış, idrakin olgunlaştığının işaretidir.
İbn Arabî Hazretleri bunu şöyle tarif eder: Zikir önce bir tohum gibi ekilir. Toprak hazır değilse bile ekilir. Yağmur yağar, güneş doğar, mevsimler geçer. Kul bazen unutur, bazen hatırlar, bazen yorulur. Ama o tohum içeride büyümeye devam eder. Ve bir gün kul fark eder ki o isim artık çabasıyla değil, nefesiyle birlikte geliyor. İşte o nokta, teslimiyetin başladığı yerdir.
Teslimiyet bir anda olmaz. Teslimiyet, her zorluğun içinde "Ya Rahmân" diyebilmekle, her kaybın ardından hâlâ O'na dönebilmekle, her kırılmanın içinde bile rahmetin varlığından şüphe etmemekle inşa edilir. Ve o inşa tamamlandığında, insan artık rahmeti dışarıda aramaz. Çünkü rahmetin içinde yaşadığını fark eder. Külle şeyin içinde kendisinin de olduğunu kabul eder ve bilir. Ve bu bilgi onu taşır. Her sabah taşır, her gece taşır, her zorluğun içinden alıp özgürlüğe, rahmete ve huzura çıkarır.
Ve şunu da söylemek isterim: Ya Rahmân ismine en çok ihtiyaç duyduğumuz yer, başkasına merhamet göstermekte zorlandığımız andır. Bize haksızlık eden biri, bizi yıllarca yoran biri. Vazgeçemediğimiz, ama içimizde çok ağır bir yük taşıttığı biri. O noktada Ya Rahmân'ı zikretmek şunu ortaya çıkarır: Rahmeti önce kendi kalbinize indirirsiniz. Kendi yorgunluğunuza, kendi kırıklığınıza. Ve o rahmet içinizde birikmeye başlayınca taşar. Taştığı yere gider ve fark edersiniz ki başkasına merhamet göstermemek, önce kendinize merhamet göstermemekle başlıyormuş.
Bu yüzden Ya Rahmân zikri, gerçekten kişisel bir dönüşüm programıdır. Çünkü o ismi içinizde her hissettiğinizde huzur bulduğunuzu göreceksiniz. İşte o huzur, rahmetin içeri girmesidir.
Efendim, bugün Er Rahmân esmasını A'râf Sûresi 156. âyetle izah etmeye çalıştım: "Ve rahmetî vesiat külle şey", yani "rahmetim her şeyi kuşatmıştır." Bu rahmetin farkında olabilmek dileklerimle, hepinizi Rabbime emanet ediyor ve sevgiler diliyorum. Bir sonraki programda görüşmek dileğiyle. Hoşça kalın. Sevgiyle kalın.
