Sevgili takipçilerimiz, herkese selamlar, sevgiler diliyorum. Esmalarla Şifa programının 4. bölümü ile birlikteyiz bugün. Yayınlanmış olan üç bölümü dinlemek isterseniz, videonun açıklama kısmında oynatma listesini bulabilirsiniz.
Bu hafta Er Rahmân esmasını konuşuyoruz ve 4. bölümdeyiz. Bu bölümde öz af konusunu işleyeceğiz. Zümer Suresi 53. âyetin tefsirini yapacağız ve başlığı şöyle yazdım: Allah seni affetti. Peki sen kendini ne zaman affedeceksin? Hazırsanız Esmalarla Şifa programına başlayalım. Buyurun, hoş geldiniz. Sefalar getirdiniz.
Allah seni affetti. Peki sen kendini ne zaman affedeceksin?
Bunu belki yüzlerce kez duydun. Ama şunu hiç düşündün mü? Allah seni gerçekten affetti. Peki sen kendini ne zaman affedeceksin? Bu soru çoğu insanın içinde cevapsız kalıyor, değil mi? Yıllarca, bazen ömür boyu. Bugün bu sorunun cevabını Er Rahmân ismiyle arayacağız.
İçimizde şöyle bir hâl taşıyoruz: Hata yaptık, pişman olduk, tövbe ettik. Allah affetti. Ama sabah kalktığımızda o hata hâlâ orada duruyor. İçimizde bir yerde bizi rahatsız ediyor. Hâlâ yüzümüze bakıyor, içten içe bizi küçümsüyor. Çünkü Allah affetti ama biz kendimizi bir türlü affedemiyoruz.
İbn Arabî Hazretleri bunu çok güzel anlatır. Der ki: "Kul kendini affetmediğinde, aslında Allah'ın affını küçümsemiş olur. Yani kendi kendine şunu demiş olur: Allah'ın affı benim günahıma yetmez." Düşünün bunu bir an. Ne kadar ağır, ne kadar büyük, değil mi?
Cenâb-ı Hak, Zümer Suresi 53. âyette şöyle buyuruyor: "Kul yâ ibâdiyellezîne esrefû alâ enfüsihim lâ taknetû min rahmetillâh, innallâhe yağfiruz zünûbe cemîâ, innehû hüvel gafûrur rahîm." Meâli şöyledir: "De ki: Ey nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım! Allah'ın rahmetinden umut kesmeyin. Şüphesiz Allah bütün günahları affeder. Çünkü O, çok bağışlayan, çok merhamet edendir."
Ben bu âyette iki şey gördüm. Allah "Ey nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım" diyor. "Kullarım" diyor. "Benden kopanlar" demiyor, "kulluktan çıkanlar" demiyor. Hâlâ "kullarım" diyor. İçinde bulunduğun durum ne olursa olsun, sana bir kul olarak sesleniyor. Seni dışlamıyor. Yani sen ne kadar uzaklaşmış olursan ol, sahiplenme bitmemiş. Sen kendi kendini reddetmiş olabilirsin. Bunu çoğumuz yapıyoruz. Ama Allah seni reddetmemiş.
İşte öz affın önündeki en büyük engel tam burada ortaya çıkıyor. İnsan kendini reddediyor. Kendi içinde mahkeme kurabiliyor. Kendinin hem hâkimi hem savcısı olabiliyor ve kesin hükümler verebiliyor. O mahkemeden bir türlü çıkamıyor. Ama bu âyette o mahkeme adeta dağıtılıyor, değil mi? Dağıtılırken de seni hâlâ kulu olarak çağırıyor.
Şimdi âyetin kelimelerine yakından bakalım.
İlk kelime "kul", yani "de ki". Allah bu emri Peygamber Aleyhisselâm'a veriyor. Yani bu söz doğrudan Allah'tan geliyor ve Peygamber'in diliyle bize ulaşıyor. Bu çok manidar. Çünkü bu mesaj öyle önemli ki, Allah onu bizzat söyletmek istedi. Kendi rahmetini ilan etmek için en güvenilir dili seçti.
İkinci kelime "ibâdî", yani "kullarım". Dikkat edin, Allah burada "günahkârlar" ya da "ey günaha batmışlar" demiyor. "Beni kaybedenler", "beni unutanlar", "uzaklaşanlar" demiyor. Ne diyor? "Kullarım" diyor. Sahiplenme devam ediyor. Sen ne kadar derin bir çukura düşersen düş, o sahiplenme bitmiyor. Kulluk ilişkisi günahla kopmuyor sevgili dinleyenlerim. Günahla kopan şey bizim huzurumuz oluyor, kulluk değil. Günaha girdiğinde huzuru kaybedebilirsin, ama Allah'ın kulları arasındaki yerin kesinlikle kaybolmaz.
Üçüncü kelime "esrefû alâ enfüsihim", yani nefisleri aleyhine haddi aşanlar. Buraya dikkat etmek gerekiyor. Allah "nefisleri aleyhine" diyor, "başkaları aleyhine" demiyor. Yani burada anlatılan günah, başkasına zarar veren günah değil, kendi özüne zarar veren günahtır. Kendi ruhunu küçülten, kendi nurunu söndüren, kendi kıymetini unutan günah. Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri bu ifadeye şöyle yaklaşır: Nefse zulmetmek önce içimizde başlar. Kişi kendi özünü aşağıladığında, dışarıya da aşağılık taşır. Yani bu âyet aslında şunu söylüyor: Kendine zulmeden kişi, dışarıya da zulüm taşır. Öz af sadece kişisel bir mesele değildir. Çevreye yayılan bir hâldir.
Dördüncü kelime "lâ taknetû", yani "umut kesmeyin". Buradaki kökün anlamı sadece umutsuzluk değildir. Allah'ın rahmetinden tamamen kopuk olduğuna inanmak demektir. Yani bu yasak çok derin bir şeyi yasaklıyor. Nedir bu? Allah'ın sana ulaşamayacağına inanmayı yasaklıyor. Allah'ın rahmetinin bir sınırı olduğunu düşünmeyi yasaklıyor. Tasavvuf geleneğinde kunût hâli, en tehlikeli hâllerden biri olarak anlatılır. Çünkü bu hâle giren kişi artık dua etmez, tövbe etmez, dönmez. Dönmenin bir anlamı kalmadığına inanır. Ve bu inanç kişiyi içten içe çürütür, uzaklaştırır. Allah korusun.
Beşinci kelime "min rahmetillâh", yani "Allah'ın rahmetinden". Buradaki "min" edatı çok önemli, çünkü ayrılık bildirir. Allah diyor ki: Rahmetimden kopma, rahmetimden ayrılma, kendini benim rahmetimden ayrı zannetme. Yani sen zaten o rahmetin içindesin. Ayrılmak için çaba harcamak gerekir, kalmak için değil. Rahmet senin için dışarıdan gelecek bir şey mi? Sen zaten onun içindesin. Er Rahmân'ın rahmeti seni çepeçevre sarmış durumda. Sen sadece bunu fark edemiyor olabilirsin.
Altıncı kelime "innallâhe yağfiru'z zünûbe cemîâ". Burada "cemîan" kelimesi geliyor. Cem, toplanmak, bir araya gelmek demektir. Yani bir araya gelen bütün günahlar, hepsi, tümü. İstisna yok. "Şu günahlar hariç" demiyor, "bu günahlar hariç" demiyor, "tekrarlananlar hariç" demiyor. "Cemîan" diyor, yani hepsi. İmam Kuşeyrî Hazretleri bu kelime üzerinde şöyle durur: Kul bazen kendi günahını o kadar büyük görür ki, Allah'ın affının o günaha yetmeyeceğini zanneder. Bu zannın kendisi aslında Allah hakkında çok yanlış bir kanaattir. Çünkü günahın büyüklüğü, Allah'ın affının sınırını belirleyebilir mi? Haşâ. Allah'ın affı, günahın ötesindedir her zaman.
Ve son kelimeler: "innehû hüvel gafûrur rahîm", yani "şüphesiz O çok bağışlayan, çok merhamet edendir." Burada iki isim yan yana geliyor: Gafûr ve Rahîm. Gafûr, günahı örten demektir. Gafûr esmasını Sesli Terapi dua kanalımızda işlemiştik. Sadece affetmekle kalmaz, üstünü örter, izini siler, sanki hiç olmamış gibi. Rahîm ise rahmeti sürekli olan demektir. İşte bu af bir kereliğine değil, devam eden bir af. Sen her döndüğünde o rahmet orada seni bekliyor.
İbn Arabî Hazretleri bu iki ismin birlikte gelmesini Füsûsü'l Hikem'de şöyle açıklar: Gafûr geçmişi temizler, Rahîm geleceği sarar. Yani sen bu iki ismin arasında durduğunda arkana bakmana gerek kalmaz. Geride temizlenmiş bir sayfa vardır. İleride seni bekleyen bir rahmet her zaman olacaktır. Sadece şu nefeste dur ve Er Rahmân'ı zikret.
Şimdi şunu sormak istiyorum: Allah bu kadar açık bir şekilde affettiğini söylüyor. Zümer Suresi 53. âyette, dinlediğimiz üzere, bunu ilan ediyor. Er Rahmân ismi zaten bunu taşıyor. O hâlde neden kendimizi affetmekte bu kadar zorlanıyoruz? Öz affın önünde çok derin engeller var. Tasavvufî pencereden bunlara birlikte bakalım.
Birinci engel, cezalandırma alışkanlığıdır. İnsan bir hata yaptığında şöyle düşünebiliyor: Kendimi cezalandırırsam daha iyi biri olurum. Acı çekersem hak ederim. Kendime sert davranırsam bir daha aynı hatayı yapmam. Bu ses bize çok yabancı değil, değil mi? Ama çok ikna edici. İbn Arabî Hazretleri şöyle anlatır: Nefis, kendini cezalandırarak arınacağını zanneder. Ama bu arınma değildir. Bu, nefsi merkeze almanın başka bir yoludur. Bakın, nefsin desiseleri işte böyle ortaya çıkıyor. Sen kendini cezalandırırken o hatanın etrafında dönmeye devam ediyorsun. Ondan uzaklaşmıyorsun, ona adeta yapışıyorsun. Gerçek arınma cezalandırmakla değil, teslim olmakla, inanmakla olur. Zümer Suresi 53. âyetteki bütün bu kelimelere, az önce dinlediğimiz mânâlara teslim olmakla olur.
İkinci engel, tekrar korkusudur. Kişi şunu düşünebiliyor: Kendimi affedersem aynı hatayı tekrar yapabilirim. Bu düşünce çok yaygın ve aslında çok yanıltıcı. Çünkü kendine sert davranman seni korumaz. Rahmetle ayağa kalkan kalp, sertlikle bastırılan kalpten çok daha güçlü kalkar. Er Rahmân ismi bize bunu öğretiyor: Rahmetle ayağa kalkan insan, sertlikle bastırılan insandan çok daha güçlü ayağa kalkar. Demek ki rahmetle ayağa kalkmamız gerekiyor, kendimize olan o katı eleştirilerle değil.
Üçüncü engel, hak etmeme duygusudur. Bu belki de en derinidir. İnsan içinden şöyle geçiriyor: Ben bu affı hak ediyor muyum? Çok fazla hata yaptım. Günahım çok. Benim için artık çok geç. Peki bunu nereden öğrendik? Tasavvuf geleneğinde buna nefsin kendine kurduğu tuzak denir ve ariflerin en çok üzerinde durduğu meselelerden biridir. Nefis kendini o kadar aşağılar ki, artık rahmete layık olmadığına inanır. Bu çok önemli: Bu inanç, onu tam olarak rahmetten kopuk yaşatır. Ama Zümer 53 bu düşünceyi nasıl değiştiriyor? Allah, haddi aşanları çağırıyor. Yani en çok hak etmediğini düşünenleri çağırıyor. Kendini layık hissedenleri değil, layık hissetmeyenleri davet ediyor.
Dördüncü engel, başkalarının bakışıdır. Bazen öz affın önündeki en büyük engel kendi sesimiz değildir. Başkalarının sesine dönüşmüş bakışıdır. Biri sana, yaptığın bir hatayla bakmış, seni o hatayla tanımlamıştır. Sen de zamanla o tanımı benimsemeye başlamışsındır. Artık o kişinin sesi senin iç sesin olmuştur. İmam Gazâlî Hazretleri bunu şöyle anlatır: Kul bazen kendi günahını, kendinden çok başkasının gözünde taşır. Yani günahın ağırlığı değil, başkasının o güne verdiği anlam bizi daha çok eziyor. Er Rahmân ismi bu sesi susturmak için zikrediliyor. Çünkü Er Rahmân seni başkasının tanımıyla değil, kendi rahmetiyle görüyor. Sizce bu dört engelden hangisi bizi en çok tanımlıyor?
Peki Er Rahmân ismiyle öz af nasıl işler? Tasavvuf geleneğinde öz af bir karar değildir, bir hâl değişimidir. Yani sen oturup "kendimi affetmeye karar verdim" demezsin. Bu zaten o kadar kolay olmuyor. Ama o hâle davet edilebilirsin, kendini davet edebilirsin. Er Rahmân ismi tam da bu davetin karşılığıdır. İbn Arabî Hazretleri şöyle der: Zikir kalbi hazırlar, kalp hazırlandığında hâl kendiliğinden gelir. Demek ki önce kalbimizi o hâle hazırlamamız gerekiyor. Bunu zorlamayız. Sadece huzura otururuz, teslim oluruz. Hâl, o teslimiyet içinde bizi bulacaktır.
Peki nasıl yapacağız? Önce bir şey yapmak gerekiyor: O hatayı, o pişmanlığı, o suçluluk duygusunu bir an için önümüze koymak. Zihnimizde bir görüntü olarak canlandırmak. Onu itmek için değil, yüzleşmek, görmek için. Çünkü görmeden bırakamazsın. Kaçtığın şey peşinden gelir. Yüzleştiğin her şey ise serbest kalır.
Sonra nefesimize dönüyoruz. Derin bir nefes alıyoruz ve içimizden fısıldıyoruz: Ya Rahmân. Sesi değil, anlamı hisset burada. Rahmân ne demekti? Hani anne karnındaki o sıcaklık, o koşulsuz sarılış, o hiçbir şeyi hak etmeden var olmanın güvencesi. Sen şu nefeste o güvencenin içindesin.
Şimdi otuz üç kez "Ya Rahmân" de, ama sayıya çok takılma. Sayı burada bir iskelettir. Önemli olan her tekrarda şunu hissetmeye çalışmak: Allah beni affetti, ben de kendimi affediyorum. Bu cümleyi zikrin içinde sessizce taşımalısın. Zorlamadan, ısrarla değil, yumuşakça, hissederek. "Bir an önce otuz üç kere söyleyeyim de hemen olsun" diye değil. İmam Gazâlî Hazretleri der ki: "Kalp bir şeye tekrar tekrar maruz kaldığında, o şeyin rengini alır." Bakın, kalp bir şeye tekrar tekrar maruz kaldığında o şeyin rengini alır. Biz Er Rahmân ismine tekrar tekrar maruz kaldığımızda, kalbimize rahmet rengi işlemeye başlayacaktır. Ve rahmet rengi işlemiş bir kalp, kendini affetmemek için direnebilir mi?
Bu pratiği ne zaman yapabiliriz? Sabah kalktığımızda, henüz günün gürültüsü başlamadan, o sessiz vakitte. Ariflerin önerdiği zikirdir bu. Bazen de suçluluk duygusu içinde ortaya çıktığında, tam o anda dur ve otuz üç kez "Ya Rahmân" de. Sonra kendine şunu sor: Allah beni affetti, ben kendimi neden affedemiyorum? Bu soru zikrin içinde kaldığında, cevabı kendiliğinden gelecektir.
Ey yüce Rabbimiz, sana geliyoruz. Temiz gelemedik. Affedilmiş hissederek gelemedik. İçimizde hâlâ o ağırlıklar var. O pişmanlıklar var. O yüzümüze bakan hatalar var. Allah'ım, sen affettiğini söyledin. Zümer Suresi'nde ilan ettin. Ama ben o ilanı duydum, kalbime indiremedim. Kulağım duydu, içim inanmadı. Bu mesafeyi kapat. Senin affını kalbimin en derinine indir.
Allah'ım, bazen kendime çok sert davrandım. Çok uzun süre kendime düşman oldum. O düşmanlığı bırakmak istiyorum, ama bırakmayı bilmiyorum. Sen öğret bana, Allah'ım. Allah'ım, içimde hâlâ ağlayan bir yer var. Affedilmek isteyen, ama buna layık olmadığını düşünen bir yer. O yere sen rahmetinle merhamet eyle.
Allah'ım, Er Rahmân isminin sıcaklığını bu gece kalbime indir. O anne karnındaki güveni tekrar hissettir bana. Hiçbir şeyi hak etmeden, sadece var olduğum için sevildiğimi yeniden hissettir. Bana yalnız şunu ver: Yarın sabah kalktığımda kendime bir kez daha şans verme cesaretini. Sen affedensin, sen bağışlayansın. Âmîn, ecmaîn. Velhamdülillâhi rabbil âlemîn.
Bir sonraki programda görüşmek dileğiyle. Sizleri Rabbime emanet ediyor, sevgiler diliyorum. Hoşça kalın. Sevgiyle kalın.
