Efendim, Sesli Terapi Tasavvuf kanalımızda Esmalarla Şifa programımız devam ediyor. Er Rahmân esmasını konuşuyoruz, 5. bölümdeyiz. Diğer bölümleri izlemek, dinlemek isteyen kıymetli dinleyicilerimiz kanalımızı ziyaret edebilirler.
Bugün Allah'ın en büyük isimlerinden birinin sırrını, Ya Rahmân hakkında bilmediğimiz şeyleri konuşacağız.
Bir an düşünün. Sabah uyandığınızda nefesiniz var, güneş doğuyor, kalbiniz atmaya devam ediyor. Bunların hiçbiri için bir bedel ödemiyorsunuz. İşte tam burada, bu sessiz mucizelerin içinde kâinatın en büyük sırrı saklı. Ya Rahmân esması sadece iki kelime. Ama bu iki kelimenin içinde öyle bir mânâ gizli ki, büyük mutasavvıflar ömürlerini bu ismi anlamaya adadı. Evliyâlar bu ismin tecellîsiyle gözlerinden yaşlar döktü.
Bugün size Ya Rahmân esmasının hem derinlikli mânâsını hem de günlük hayatımızda nasıl bir dönüşüm oluşturabileceğini anlatacağım. Ama şunu söyleyeyim: Bugün öğrenecekleriniz, esmalar hakkında duyduğunuz şeylerden çok farklı olacak. Çünkü bölümün sonunda, bu esmanın hemen hemen hiçbir yerde anlatılmayan bir sırrına değineceğim.
Her gün en az on yedi kez tekrarlıyoruz bu cümleyi. Namazların her rekâtında, her sûrenin başında: "Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla." Peki hiç düşündünüz mü, Allah Teâlâ neden kullarına kendini ilk önce Rahmân ismiyle tanıttı?
Kur'ân ı Kerîm'de Allah lafzından sonra en çok geçen isimlerden biri Er Rahmân'dır. Hatta Rahmân başlığıyla inen bir sûre bile var: Rahmân Sûresi. Ve sûrede otuz bir kez tekrarlanan bir soru var: "Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?" Bu sıradan bir soru değil. Rahmân esması, var olan her şeyin temel gerçeğini bu soruyla anlatıyor: Her şey sınırsız bir merhametle kuşatılmış.
Bugün üç şeyi birlikte keşfedeceğiz. Birincisi, Ya Rahmân isminin gerçek mânâsı, sadece "merhametli" demekten çok daha derin. İkincisi, büyük mutasavvıfların bu esmayla ilgili öğretileri ve bizim hiç duymadığımız boyutları. Üçüncüsü, bu esmanın hayatımıza nasıl taşınacağı ve saklı sırları. Hazırsanız başlayalım.
Çoğu zaman Ya Rahmân esmasını "merhametli" diye tercüme ederiz. Doğrudur, ama eksik kalır. Bu, bir okyanusu bir bardak suyla anlatmaya çalışmak gibi olur. Arapçada rahmet kelimesinin kökü R H M'dir. Bu kök, "rahim", yani ana rahmi kelimesiyle aynı kökten gelir. Büyük dil âlimi İbn Fâris, rahmet kelimesinin aslında bir şeyi yumuşaklık ve incelikle sevmek, korumak, kollamak anlamına geldiğini söyler.
Şimdi bir ayrıma dikkat edelim, çünkü burada pek çok insan yanılıyor. Allah'ın iki ismi var: Er Rahmân ve Er Rahîm. İkisi de rahmet kökünden gelir, ama aralarında çok önemli bir fark vardır. Er Rahmân, dünyada tüm varlıklara, mümin, kâfir, insan, hayvan, bitki, herkese ulaşan evrensel rahmeti ifade eder. Yağmur yağıyor mu? Rahmân'ın tecellîsi. Güneş doğuyor mu? Rahmân'ın tecellîsi. Nefes alıyoruz. İşte bunlar Rahmân'ın tecellîleri. Er Rahîm ise âhirette yalnızca müminlere has olan hususî ve özel rahmeti ifade eder. Kısaca, Rahmân herkese, Rahîm imanda bulunanlara.
Bu ayrımı açıklayan büyük müfessir Fahreddîn er Râzî Hazretleri şöyle der: "Rahmân ismini düşündüğünde kâinatın bütününü gör. Rahîm ismini düşündüğünde ise kendi kalbini gör."
Şimdi asıl konumuza gelelim. Mutasavvıflar Rahmân isminin tecellî boyutunu üç katmanda ele alırlar.
Birinci tecellî, vücûdda Rahmân. Allah varlık âlemini yarattığında, bu yaratış bir ceza ya da bir zorunluluk değildi. "Ben gizli bir hazineydim, bilinmek istedim ve kâinatı yarattım." Bu hadîs i kutsî, yaratılışın özünde Rahmân'ın tecellîsinin yattığını anlatır. Var olmak başlı başına bir rahmettir.
İkinci tecellî, rızıkta Rahmân. Kendisini anmayan kuluna bile rızkını kesiyor mu? Hayır. O hâlde bu Rahmân'ın tecellîsinden başka ne olabilir? Rızık yalnızca ekmek değildir. Bir fikrin zihninizde filizlenmesi de rızıktır. Bir çözümün bir anda içinize doğması da rızıktır.
Üçüncü tecellî, kalplerde Rahmân. İşte en az konuşulan boyut bu. Tasavvuf buna "rahmet i hâssa" der. Kalbin yumuşaması, gözyaşının akabilmesi, bir güzellik karşısında içinizde bir titreme hissi. Bunların hepsi Rahmân'ın doğrudan kalpteki tecellîleridir.
Eğer Rahmân ismi evrensel bir rahmeti temsil ediyorsa, neden bazı insanlar bu rahmetten neredeyse hiç pay alamıyor gibi hissediyor? Bunu birazdan açıklayacağım.
Mevlânâ Celâleddîn i Rûmî Hazretleri, Mesnevî'nin ilk on sekiz beytinde bir kamışın seslenişini anlatır. Ama az bilinir: O kamışın şikâyeti aslında Rahmân'dan ayrı kalmışlığın şikâyetidir. Birlik özlemi, rahmete dönme özlemi.
Büyük mutasavvıf Muhyiddîn İbn Arabî ise Füsûsü'l Hikem adlı eserinde çok çarpıcı bir şey söyler: Er Rahmân ismi, bütün isimlerin anasıdır. Çünkü rahmet olmadan hiçbir isim tecellî etmez. Bunu biraz açalım. Allah'ın doksan dokuz ismi var. Bunların her biri bir sıfatı anlatır. El Kahhâr, geri döndürülmez kudret. El Azîz, mutlak izzet. El Mütekebbir, büyüklük. Ama bunların hiçbiri tek başına ortaya çıkmaz. Hepsinin arkasında Rahmân vardır. Çünkü bu sıfatlar ancak bir rahmet ortamında varoluşa anlam kazandırır.
Şimdi o soruya tekrar dönelim: Neden bazı insanlar Rahmân'ın rahmetini hissedemiyor? İbn Atâillâh el İskenderî Hazretleri, Hikem adlı eserinde der ki: "Rahmet her zaman yağar, ama bazı kalpler şemsiye açmıştır." Ne anlama geliyor bu? Rahmân'ın rahmeti kesilmiyor, hiç kesilmiyor. Ama kalp kapalı olduğunda o rahmet kalbe değil, etrafına düşüyor. Kuru toprak gibi suyu çekmek yerine, sertleşmiş kil gibi üzerinden akıtıyoruz.
Peki kalbi kapatan nedir? Tasavvufta buna hicâb, yani perde derler. Büyük âlimlere göre üç temel sebep vardır.
Birincisi gaflet. Yağmur yağıyor, ama siz içerideyken pencereyi açmıyorsunuz. Rahmân her an tecellî ediyor, ama siz telefona, ekrana, görüntüye gömülmüşsünüz. Rahmet geliyor, ama onu fark etmek için en azından sessizce oturmak gerekiyor.
İkinci perde, sürekli şikâyet. "Neden bu bana oluyor?" diye sorduğunuzda, cevap aslında o anda değil, o sorunun içindeki bakışta gizli. Şikâyet kalbi duvara çevirir. Rahmân'ın bakışı ise kapı arar.
Üçüncü perde, istihkâk duygusu. Yani "ben buna layık değilim" ya da tam tersine, "ben bunu hak ediyorum, neden verilmiyor?" İkisi de aynı kapıya açılır: Rahmân'ı bir ticaret gibi görmek. Oysa rahmet kazanılmaz, alınır.
Modern fizik, kâinatın varoluşunu ince ayar kavramıyla açıklıyor. Evrenin genişleme hızı, yerçekimi sabiti, protonların kütlesi, bunlardan herhangi biri yüzde bir değişmiş olsaydı ne yıldızlar oluşurdu, ne gezegenler, ne de hayat var olurdu. İslâm kozmolojisinde bu ince ayar, Rahmân isminin kâinata yansımasından başka bir şey değildir. Allah evreni insan yaşayabilsin diye ayarlamıştır. Bu, Kur'ân'da şöyle ifade edilir: "Er Rahmânu alel arşistevâ", yani Rahmân Arş'a istivâ etti. Tâhâ Sûresi, 5. âyet. Burada Arş'ı yalnızca fiziksel bir taht olarak düşünmemek gerekir. Tasavvufta Arş, varoluşun merkezidir. Rahmân'ın Arş'a istivâsı, rahmetin tüm varlığı kuşatması, her zerreden sorumlu olması demektir. Yani bu âyet şunu söylüyor: Kâinat, Rahmân'ın rahmetinin fiziksel bir tezahürüdür.
Esmalar hakkında konuşulurken genellikle şunları duyarsınız: Bu esma okunursa şu faydası olur, bu kadar okunursa bu olur. Bu bilgiler kıymetli. Ama bugün sizi farklı bir noktaya götürmek istiyorum. Rahmân isminin az bilinen bir boyutu var: karşılıklılık.
İsrâ Sûresi 110. âyette şöyle buyrulur: "De ki: Allah diye de çağırın, Rahmân diye de çağırın, hangisiyle çağırırsanız çağırın, en güzel isimler O'nundur." Burada dikkat çekici olan şu: Kur'ân, Allah ile Rahmân'ı neredeyse eş anlamlı iki seçenek olarak sunuyor. Bu, İslâm geleneğinde büyük âlimlerin üzerinde durduğu bir noktadır. Rahmân, Allah'ın zâtî isimlerine en yakın isimdir.
Ama saklı sır şudur: Tasavvufta tecellî deniyor ya, Rahmân isminin tecellîsi iki yönde çalışıyor. Allah rahmetini kuluna yöneltir. Ama insan da kendi içindeki Rahmân sıfatını, merhameti, şefkati, lütfu dışarıya vurduğunda, bu tecellîye ortak olur. Yani rahmet bir devre gibi çalışır.
Peygamberimizin bir hadîste şöyle buyurduğu rivayet edilir: "Merhamet edenlere Rahmân da merhamet eder. Yeryüzündekilere merhamet edin ki, gökyüzündekiler de size merhamet etsin." Bu hadîs aslında inanılmaz derin bir şey söylüyor bize: Ya Rahmân'ı okuyorsunuz, güzel, ama o esmanın içindeki hakikat, sizi dönüştürmeden tam olarak açılmaz. Nasıl dönüştürür? Siz de Rahmân olduğunuzda, yani merhamet ettiğinizde, affettiğinizde, şefkat gösterdiğinizde, sevgi gösterdiğinizde. İbn Arabî Hazretleri buna "tahalluk bi ahlâkillâh" der. Yani Allah'ın ahlâkıyla ahlâklanmak. Rahmân isminin ahlâkını, merhameti içinizde yaşatmak, sonra çevrenize taşımak.
Şimdi şöyle bir soru sormak istiyorum: Son bir haftada kime merhamet ettik? Kimi affettik? Kendimize merhamet gösterebildik mi? Bu sorular önemsiz görünebilir, ama Rahmân isminin hakikatine giden kapı tam da bu soruların içinde saklı. Büyük sûfîler şöyle söyler: Allah'ın bir isminin hakikatini anlayan kişi, o ismin bir tecellîsi olur. Ya Rahmân'ı anlayan kişi, Rahmân'ın kâinattaki bir aynası hâline gelir.
Şimdiye kadar kavramı, derinliği ve sırrı konuştuk. Peki ne yapacağız? Size üç somut uygulama önerisi sunacağım. Bunlar şablon değil, gelenekten geliyor.
Birinci uygulama, sabah zikri. Büyük âlimler sabah namazının ardından Ya Rahmân ismini yüz kez zikretmeyi tavsiye etmiştir. Ama bunu mekanik bir sayım olarak değil, bir farkındalık pratiği olarak yapmak gerekiyor. Her "Ya Rahmân" dediğimizde, o anki bir nimetin farkına varmak gerekiyor. Nefes alıyoruz, Ya Rahmân. Bir ağrımız yok, Ya Rahmân. Bir belâmız yok, Ya Rahmân. Sevdiğimiz yanımızda, Ya Rahmân. Rızkımız kesilmedi, Ya Rahmân. Bu, gaflet perdesini açmanın en kolay yolu. Zikir sayı değil, uyanıştır.
İkinci uygulama, merhamet günlüğü. Her gece uyumadan önce şunu yazmanızı tavsiye ederim: Bugün kime merhamet ettim? Bazen cevap, birine güzel bir söz söylemek olabilir. Bazen her şeye rağmen sabırlı kalmak olabilir. Bazen de kendinizi affetmek olabilir. Bu uygulama, Rahmân isminin karşılıklılık boyutunu ortaya çıkarır: Merhamet veriyorsunuz, merhamet geliyor.
Üçüncü uygulama, Rahmân tefekkürü. Haftada bir kez, tercihen cuma günü, on dakika boyunca şunu yapın: Oturun, gözlerinizi kapayın ve hayatınızdaki nimetleri tek tek gözden geçirin. Büyük nimetleri değil, küçük, fark edemediğiniz onca nimeti. Parmaklar hareket ediyor. Kulaklarımız duyuyor, gözlerimiz görüyor. Hafızamız çalışıyor, bu anı hatırlayabiliyoruz. Bu tefekkür, kalpteki hicâb perdesini yırtar ve Rahmân'ın tecellîsine açık hâle geliriz.
Mutasavvıflar bu üç uygulamayı üç kapı olarak tarif eder: zikir kapısı, merhamet kapısı, tefekkür kapısı. Bu kapıların hepsi aynı yere açılır: Rahmân'ın rahmetinin kalbimizde hissedildiği o kutsal yere.
Şunu da söyleyeyim: Bu uygulamalar için büyük bir vakit gerekmez. Sabahleyin beş dakika, akşam bir dakika, hatta on dakika. Ama sürekli yapıldığında kalbin yapısı değişmeye başlar. İbn Atâillâh Hazretleri der ki: "Rahmet kapısı her zaman açıktır. Sen ne zaman kapıya yaklaşacaksın?"
Ya Rahmân. Bu isim, kâinatın çerçevesidir. Her nefeste, her güneş doğuşunda, her anlaşılmaz iyilik anındadır. Bugün birlikte şunu gördük: Ya Rahmân, evrensel rahmeti temsil eden, tüm varlığı kuşatan bir esmadır. Hem mânâ olarak hem de kâinat bakımından çok derindir. Mutasavvıfların öğretisinde rahmet, bir alıcı verici devre gibidir. Yalnızca alınan değil, yaşatılan bir şeydir. Ve saklı sır şudur: Ya Rahmân'ın hakikatine en çok, siz de merhamet ettiğinizde ulaşmış olursunuz.
Efendim, bugün Er Rahmân esmasını konuştuk. Programımızın 5. bölümüydü. Dinlediğiniz bu yayınları beğeniyorsanız, beğenmeyi unutmamanızı rica ederim. Bir sonraki programda buluşmak dileğiyle, hepinizi Rabbime emanet ediyor, sevgiler diliyorum.
