Seni bir an bile bırakmayan merhamet.
Bütün gün herkesi taşıdın. Sabah ayağa kalktın. Kimsenin görmediği bir telaşla evi, işi, çocukları, dertleri sırtlandın. Akşam başını yastığa koyduğunda içinden bir ses sordu: “Beni kim taşıyor?”
O sessiz, karanlık anı bir hatırla. Herkesin senden bir şey beklediği, ama senin yükünü tutan tek bir el bile hissetmediğin o anı. İşte tam orada, sen farkında olsan da olmasan da, seni doğduğun günden beri bırakmayan, bir nefes kadar bile yanından ayrılmayan bir el vardı. O el, sen daha onu tanımadan seni tutuyordu.
Bu gece uyurken kalbinin durmaması için izin isteyen sen değildin. Ciğerlerine dolan o havayı sen sipariş etmedin. Sabaha çıkacağına dair sana kimse senet vermemişti, ama yine çıktın. Seni inkâr eden de bu sabah uyandı. Seni unutan da, sana sırtını dönen de. Hepsinin önüne bir rızık kondu, hepsinin göğsüne aynı hava doldu. Çünkü bir isim var ki kendisini reddedeni bile besliyor, kendisine küsen kuluna bile sofra kuruyor. Hak edip etmediğine bakmadan, karşılık beklemeden, durmadan akıyor. O ismin adı Er Rahmân’dır. Bütün mahlûkata ayırmadan, sınamadan, hesap sormadan merhamet eden, şefkat gösteren, ihsan eden o yüce Rabbimizin ismi.
Sen belki yıllardır bir merhamet arıyorsun. Anlaşılmak, kabul edilmek, bir kapının sana hep açık kalmasını istiyorsun. Hepimizin istediği gibi. İnsanlardan bunu beklediğinde çoğu zaman kırılırsın, çünkü insanın merhameti şartlıdır, ölçülüdür, yorulur ve biter. Ama bil ki bütün o şartlı sevgilerin, o yarım kalan kucaklamaların ardında hiç yorulmayan, hiç azalmayan, hiç hesap sormayan bir merhamet kaynağı duruyor. Sen onu çoğu zaman göremeyebilirsin. Çünkü o kadar süreklidir ki, tıpkı içine çektiğin havanın varlığını fark etmediğin gibi, onun varlığını da fark edemeyebilirsin. Oysa nefes almayı kestiğin an havayı nasıl hatırlarsan, o merhametten bir an mahrum kalsan onu öyle hatırlardın.
Rahmetin sırrı
Arapçada rahmet kelimesinin kökü, kalbi titreten bir sır taşıyor. Rahmet ile rahim, yani annenin yavrusunu dokuz ay taşıdığı o sıcak, o karanlık, o emniyetli yuva aynı kökten geliyor. Bunu bir düşünmeni isterim. Daha hiçbir şey yapmamış, hiçbir iyilik etmemiş, bir tek hizmette bulunmamış bir bebek, annesinin karnında aylarca besleniyor, korunuyor, ısıtılıyor, muhafaza ediliyor. O bebek henüz dünyaya gelmemiştir. Bir tek hayır işlememiştir, ama üzerinde durmadan bir rahmet yağmaktadır. İşte Rahmân isminin dünyadaki tecellisi tam da budur: hak etmeden, çalışmadan, dilemeden, istemeden gelen rahmetin kendisi.
Sen şu an yeryüzünde nefes alıyorsun ya, kocaman bir rahmin içinde taşınıyorsun demektir. Ve çoğu insan bundan habersiz yaşayıp göç ediyor.
Bir incelik daha var ki çoğu kişi bunu bilmiyor. Rahîm ismi bir ölçüde insana da yakışır. Bir anneye rahîm denebilir, merhametli bir kula rahîm denebilir. Ama Rahmân ismi yalnızca Allah’a mahsustur. Hiçbir kula bu isim verilmez. Çünkü Rahmân, bütün varlığı kuşatan, ayırt etmeden herkese ulaşan o sınırsız rahmetin sahibidir ve bu, hiçbir yaratılmışın taşıyamayacağı bir vasıftır. İnsan ancak sevdiğine merhamet eder, ancak hak edene acır, ancak gücü yettiğince verir. Rahmân ise sevmediğine de veriyor, hak etmeyene de veriyor. Gücünün sınırı olmadığı için sonsuzca veriyor.
İşte bu yüzden sen “Yâ Rahmân” dediğinde, hiçbir kulun vermeyeceği, hiçbir insanın taşıyamayacağı bir merhameti çağırmış oluyorsun. İnsanlardan umduğunu bulamamanın sebebi belki de budur. Sen aslında baştan beri yalnızca O’nda bulunabilecek bir şeyi, fânî kapılarda arıyordun.
Her nefeste yeniden
Bir şeyi daha kalbine yerleştirmeni isterim. Bu rahmet sadece bir kere değil, her an yeniden üzerine yağmaktadır. Tasavvuf büyükleri buna teceddüd i emsâl der: her nefeste âlemin yeniden yaratılması. Sen aynı insan olarak kaldığını sanırsın, ama hakikatte her an yeniden var edilirsin. Her saniye sana yeniden bir varlık giydirilir. Şu cümleyi okuduğun an bile seni var eden rahmet, bir önceki andakinden daha taze olarak sana ulaşıyor.
Mevlânâ Hazretleri bunu öyle güzel anlatır ki: Her nefeste ölür ve yeniden diriliriz, ama farkında olmadığımız için bunu bir ölüm bilmeyiz. Seni her nefeste yeniden dirilten, seni yokluğa düşmeden tutan o el Rahmân’dır. Sen uyurken de çalışır. Sen gaflettayken de, hatta sen O’nu inkâr ederken de bir an bile mesaisine ara vermez, bir an bile senden yorulmaz.
İmam Gazâlî Hazretleri bu ismin inceliğini öyle güzel yakalamıştır ki şöyle der: Rahmân öyle bir merhametle merhamet edendir ki onun bir benzerini hiçbir kul bir başkasına gösteremez. Çünkü kul ancak hâline acıdığı kimseye merhamet eder. Oysa Rahmân, daha o kul varlık sahasına çıkmadan ona ihtiyaç duyacağı her şeyi önceden hazırlamıştır.
Bir düşünün sevgili dinleyenlerim: Sen daha doğmadan önce senin için hava yaratılmıştı. Sen daha yokken senin için su akıyordu. Sen bu dünyaya gelmeden önce yaşaman için her şey vardı. Dünyaya gelirken “Bana bir atmosfer hazırlayın, bana bir güneş yakın” diye sipariş vermedin. Her şey, sen daha yokken senin için döşenmişti. İşte talep edilmeden gelen bu ikram, çalışılmadan gelen bu sofra, Rahmân’dır.
Kapısı hiç kapanmayan isim
Hak Teâlâ bu ismi Kur’ân ı Kerîm’de öyle bir yerde anlatıyor ki neredeyse kendi yüce adıyla denk tutuyor. İsrâ Sûresi’nde şöyle buyuruyor: “De ki: İster Allah diye çağırın, ister Rahmân diye. Hangisiyle çağırırsanız çağırın, en güzel isimler O’nundur.”
Bu âyet i kerîmenin üzerinde durmaya değer. Bütün isimler içinden bu ismin en yüce isimle yan yana anılması tesadüf değil. Sanki Rabbim sana şunu hatırlatıyor: “Beni anmak istediğinde, kendini en çaresiz, en kuşatılmış, en kimsesiz hissettiğin o merhamet kapısından içeri gir.” Çünkü o kapı hiç kapanmaz. Rahmân’ın kapısı gece yarısı çalsan da açıktır. En kirli hâlinle, en günahkâr hâlinle gelsen de açıktır. Bin kere döndükten sonra bin birinci kez gelsen, o kapı yine senin için açık duracaktır. İnsanların kapısı yorulur, kapanır, üzerine kilit vurulur. Rahmân’ın kapısında ne kilit vardır, ne tokmak, ne de bekçi. Sen sadece “Yâ Rahmân” demeyi bil, yeter.
Abdülkâdir Geylânî Hazretleri, Rabbinin cömertliğini anlatırken kullarına şöyle seslenir: Sen bir insanın kapısını çalarsın, açılmazsa gidersin, bir daha o kapıya dönmezsin. Ama Allah’ın kapısını çal. Açılmazsa yine çal. Çünkü o kapı bir gün mutlaka açılacaktır. Geç açılsa da açılır. Üstelik açıldığında umduğundan çok daha fazlasını bulursun.
Düşünsenize, insan bir kez reddedildiği kapıya bir daha varır mı? Oysa Rahmân’ın kapısı reddetmeyi bilmez. Sadece imtihan için bekletir. Ve o bekleyiş bile aslında bir rahmettir. Çünkü sen beklerken olgunlaşırsın.
Şöyle düşün: Bir dilenci zengin bir adamın kapısında durur ve adam ona az verir, çünkü ne kadar zengin olsa da bir sınırı vardır. Ama Rahmân’ın hazinesinin sınırı yok. Sen ne kadar istersen iste, ne kadar büyük bir yükle gelirsen gel, O’nun affı senin günahından, O’nun rahmeti senin ihtiyacından her zaman daha büyüktür. Sen bir avuç istersin, O bir derya verir. Sen bir damla beklersin, O bir yağmur indirir. Sen sadece avucunu açmaktan utanma. Çünkü O, senin avuç açmandan hoşlanandır.
Güneşi düşün. Güneş, Allah’a secde edenle etmeyeni ayırmaz. İyinin de kötünün de üzerine aynı cömertlikle doğar. Bir zalimin avlusunu da ısıtır, bir velinin bahçesini de. Ama gözünü kapatan, perdesini çeken, kendini karanlık bir odaya kapatan insan, güneşin yokluğundan değil, kendi perdesinden dolayı karanlıkta kalacaktır.
Rahmân’ın rahmeti de böyle, her an her yere doğmaktadır. Senin yapman gereken yeni bir güneş yaratmak değil, sadece perdeni aralamaktır. O perde çoğu zaman gaflettir. Çoğu zaman gururdur. Çoğu zaman “Ben hallederim, kimseye ihtiyacım yok” demektir. O perdeyi bir kenara çektiğin an, zaten orada olan o ışık bütün odanı dolduracaktır. Bu yüzden sen rahmete uzak değilsin. O tam yanında, tam üzerinde, tam içinde. Sana düşen sadece gözünü açmaktır.
Nimetlerden önce gelen isim
Rahmân Sûresi’nin başlangıcı apayrı bir dilden konuşuyor seninle. Yüce Allah orada bütün nimetlerini saymadan önce, daha ilk nefeste kendisini bu isimle anıyor ve şöyle buyuruyor: “Er Rahmân. Allemel Kur’ân. Halakal insân. Allemehül beyân.” Yani: Rahmân, Kur’ân’ı öğretti. İnsanı yarattı. Ona beyanı, yani konuşmayı, derdini anlatmayı öğretti.
Bu sıralamaya iyi bakın. Çünkü bu sıralama kalbi titretmeye yeter. Rabbin önce rahmetini söylüyor. Sonra sana en büyük hediyesi olan Kur’ân’ı verdiğini, sonra seni yarattığını, en sonunda sana konuşmayı öğrettiğini. Yani şu an içindeki bir duyguyu kelimeye dökebiliyorsan, bir derdini birine anlatabiliyorsan, bir duayı diline getirebiliyorsan, bu bile rahmetin bir armağanı. Dilinin döndüğü her cümle, ağzından çıkan her “Yâ Rabbi”, aslında Rahmân’ın sana öğrettiği bir lütuf. Derdini anlatabilmek bile bir rahmet. Çoğu zaman en büyük acımız, derdimizi anlatacak kelimeyi bulamamaktır. Oysa o kelimeyi sana veren de O’dur.
Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri burada çok derin bir kapı aralar ve bütün varlığın aslında bir nefes i Rahmânî, yani Rahmân’ın bir nefesi olduğunu söyler. Onun idrakinde kâinat, ilâhî rahmetin dışarı verilmiş bir nefesi gibidir. Tıpkı senin göğsün daraldığında derin bir nefes verip rahatladığın gibi, bu nefes de varlığa dönüşerek tecellî etmiştir. Her ağaç, her kuş, her yıldız, her insan o tek nefesin içinde belirmiş birer harftir. Sen de o nefesin içinde bir harfsin. Bu yüzden var olmanın kendisi, daha hiçbir şey yapmadan, bir rahmet eseridir. Sen yokken seni var eden o nefes, sana bahşedilmiş en büyük lütuftur. Bunu kavrayan bir gönül, sabah uyandığında “Hâlâ buradayım” demenin bile kocaman bir hediye olduğunu anlayacak ve güne böyle başlayacaktır.
Günlük hayatın içinde Rahmân
Peki bu kadar büyük bir hakikat senin günlük hayatına, senin yorgunluğuna, senin yalnızlığına, senin içindeki o sızıya nasıl dokunacak? İşte sohbetin asıl can damarı burada. Çünkü Rahmân ismini sadece bilmek seni değiştirmez. Onu yaşamak değiştirir.
Sabah gözünü açtığında o ilk anı düşün. O an sen uykudaydın. Bilincin kapalıydı, kendine hâkim değildin. Belki o gece kalbin duracaktı, belki nefesin kesilecekti, ama durmadı. Seni geri çağıran, ciğerini havaya yeniden dolduran, kapalı gözünü tekrar açtıran bir şey vardı. Ve o, bunun için senden hiçbir karşılık beklemedi. Sen uyurken senin için nöbet tutuldu.
İşte o anda, daha yataktan kalkmadan, gözlerin yarı açıkken “Elhamdülillâh, beni yine uyandırdın Yâ Rahmân” diyebilen bir insan, bambaşka bir güne uyanacaktır. O insan gün boyu farklı yürüyecek, farklı bakacak, farklı sevecektir. Çünkü kendisinin bir lütufla ayakta olduğunu bilen bir gönül kibre kapılmaz. Elindeki hiçbir şeyin gerçekte kendisinin olmadığını görmüştür.
Bu farkındalık, en çok öfkelendiğin anlarda seni kurtarabilir. Çocuğuna kızgın, eşine sertleştiğin, bir yabancıya içinden beddua ettiğin anları sen de biliyorsun. İşte tam o anda, eğer kalbine Rahmân ismi yerleşmişse, içinden bir ses yükselir ve der ki: “Sen şu an karşındakine bu kadar acımasız davranırken, seni bu sabah hiçbir şart koşmadan uyandıran kimdi? Sana isyan edene bile rızık veren bir Rabbin kulu, nasıl olur da küçük bir kusur için bir kalbi kırar?” Bu soru, öfkenin ateşine düşen bir damla su gibidir. Rahmân ismini gerçekten taşıyan insan, başkasına karşı yumuşar. Çünkü kendisinin ne büyük bir merhamet taşıdığını görecektir. Sana gösterilen sonsuz şefkati gördüğünde, bir başkasına merhameti çok görmek zorlaşacaktır.
Aile ocağı, Rahmân isminin en çok sınandığı yerdir. Çünkü en çok yorulduğun, en çok kırıldığın, en çok da kırdığın yer, en çok sevdiğin insanların yanıdır. Bir yabancıya kolayca gösterdiğin sabrı çoğu zaman eşinden, anne babandan, evladından esirgersin. Çünkü yabancıdan bir beklentin yoktur, ama onlardan vardır. Oysa Rahmân, en çok da sana muhtaç olana, senden bir şey bekleyene merhamet etmeni ister. Yaşlı anne babanın o tekrar tekrar sorduğu sorulara, evladının o bitmek bilmeyen ihtiyacına, eşinin o yorgun hâline bir kez Rahmân nazarıyla bakabilirsen, o yorgunluk bir ibadete dönüşmeye yeter. Çünkü onlara taşıdığın her sabır, her şefkat, aslında sana bahşedilen o sonsuz rahmetten küçük bir parçayı geri vermendir. Evine merhametle giren bir insan, kapısından içeriye cennetten bir koku taşır.
Hayatın yükü altında ezildiğin zamanlar olacaktır, ve oluyor. Maişet sıkıntısı, ödenmeyen borçlar, biten ay sonları, hastane koridorlarında geçen geceler. O hâllerde insan kendini terk edilmiş, unutulmuş, görülmemiş hissediyor. Oysa en darda olduğun o anda bile seni kuşatan rahmet bir an olsun çekilmemiştir. Hava hâlâ ciğerlerine doluyordur. Su hâlâ damağını ısıtıyordur. Kalp hâlâ atıyordur. Belki cüzdanın boştur, ama nefesin devam etmektedir ve nefes, hiçbir zenginin satın alamadığı bir servettir. Rahmân ismini hatırlayan bir insan, en yoksul hâlinde bile kendini büsbütün yoksul saymaz. Çünkü en temel sermayenin hâlâ elinde olduğunu bilir. Sana en muhtaç olduğun anda bile verilmeye devam ediyor olması, unutulmadığının en sessiz delilidir.
Yalnızlık da öyledir. Kimi geceler insan kalabalığın ortasında bile yalnız hissedebiliyor kendini. Telefonda yüzlerce numara vardır, ama derdini anlatacak tek bir kapı bulamazsın. İşte böyle gecelerde Rahmân ismi senin sığınağındır. Çünkü bütün kapılar kapansa da o kapı açıktır. Kimse seni dinlemese de O dinleyecektir. Hiç kimse hâlini sormasa da O zaten bilmektedir. Yalnızlığın en koyu anında “Yâ Rahmân” diyebilen bir kalp, aslında hiç yalnız olmadığını keşfedecektir. Çünkü çoğu zaman yalnızlık terk edilmişlik değildir. Yalnızlık, seni kuşatan o sonsuz şefkatten bir an için gâfil kalmaktır. Sen O’nu unutmuş olabilirsin, ama O seni bir an bile unutmamıştır.
Kıskançlık da böyledir. İçini kemiren o hased duygusu, bir başkasının elindeki nimete bakar. “Neden onda var da bende yok?” dersin ve için yanar. Oysa Rahmân’ın sofrası o kadar geniştir ki birine verilmesi sende bir şey eksiltmez. O’nun hazinesi, birine ihsan ettikçe azalan bir kese değildir. Bunu kavrayan bir gönül, başkasının nimetine bakıp yanmaktan kurtulur. Çünkü bilir ki aynı cömert el, sırası geldiğinde ona da uzanacaktır. Hased, aslında Rahmân’ın rahmetini dar sanmaktan doğan bir yanılgıdır. Sen O’nun sofrasının genişliğini bir kez gördüğünde, kardeşinin tabağına huzurla bakabilirsin. Hatta onun nimetine sevinebilirsin. Çünkü artık bilirsin ki sofrada sana ayrılan yer, kimsenin doymasıyla daralmaz.
Korku ve kaygı da bu ismin şifa verdiği yaralardandır. Geceleri yatağına yatınca yarının kaygısı üzerine çökebilir. Hepimizin oluyor. “O olmazsa? Ya bu yetmezse? Ya başaramazsan?” dersin ve uyku gözünden kaçabilir. Oysa bugün seni doyuran, bu nefesi sana veren, bu kalbi attıran o rahmet, yarın da yerli yerinde olacaktır. Seni bugüne kadar getiren Rabbin, bundan sonra da bırakmayacaktır. Kaygı çoğu zaman, yarının rızkını bugünden taşımaya çalışmaktan doğar. Oysa yarının rahmeti yarın gelir. Onu bugünden sırtlamana gerek yok. Rahmân ismini kalbine alan insan, yarını O’na bırakmayı öğrenir ve o gece belki uzun zamandır ilk defa kaygısız bir uykuya dalar. Çünkü başını yastığa koyarken bilir ki uyurken bile âlemi çekip çeviren biri vardır. Ve O hiç uyumaz. Hayy’dır ve diridir.
Hastalık döşeği ise insanın en yalnız kaldığı yerdir. Bütün gücün, bütün planın, bütün gururun bir anda elinden alınır ve sen yatağa mahkûm, bir bardak suyu bile başkasının elinden içer hâle gelirsin. İşte o anda insan ne kadar aciz, ne kadar muhtaç bir varlık olduğunu en derinden anlar. Ama o acizlik aslında bir kapıdır. Çünkü Rahmân, en çok da kırılmış, en çok da çaresiz kalmış kuluna yakındır. Sağlıklı günlerinde belki O’nu pek hatırlamadın, ama hasta yatağında, gecenin bir vaktinde tavana bakarken dudaklarından dökülen o içten “Yâ Rabbi”, belki de ömrünün en hâlis anıdır. Bazen O seni kendine çağırmak için bedenine bir zaaf verebilir ki sen o zaafın içinde O’nun gücüne sığınmayı öğrenesin. Şifa O’ndandır. O şifayı beklerken öğrendiğin teslimiyet de O’nun bir lütfudur.
Kendine merhamet
Belki de en zoru, insanın kendine merhamet etmesidir. Çoğumuz başkalarına gösterdiğimiz şefkati kendimizden esirgeriz. Bir hata yaptığında kendini yerden yere vurursun. Geçmişin yüklerini sırtında taşırsın. Kendi kendinin en acımasız hâkimi olursun. Geceleri yatağa yattığında yaptığın o eski hatalar gelir aklına ve sen kendini bir daha bir daha yargılarsın.
Oysa seni yaratan, seni affetmeye senden daha hazır değil mi? Rahmân, kuluna kulun kendisine olduğundan daha merhametlidir. Bunu anladığın gün kendi yaralarına da bir merhametle bakmayı, kendini affetmeyi, içindeki o kırık çocuğa da şefkat göstermeyi öğreneceksin. Çünkü O seni bağışıyorsa, sen kendini mahkûm etmeye devam etme hakkını nereden bulursun? Kendine zulmetmek, sana gösterilen o büyük rahmete bir nankörlük olmaz mı?
Belki şu an içinden “Ama ben çok şey yaptım. Benim hâlim başka. Benim günahım affedilmez” diyorsun. İşte tam burada yüce Rabbimiz Zümer Sûresi’nde, neredeyse seni elinden tutup kaldırırcasına şöyle sesleniyor: “De ki: Ey kendi aleyhinde aşırı gitmiş kullarım, Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Şüphesiz Allah bütün günahları affedendir.”
Bu âyetteki hitaba iyi bakmanı isterim. Allah, kendi aleyhine aşırı gitmiş, yani günaha boğulmuş o insanlara bile hâlâ “kullarım” diyebiliyor. Onları kovmadan, azarlamadan önce “kullarım” diye kendine çağırıyor. Sen ne kadar uzaklaşmış olursan ol, O’nun hâlâ senin Rabbin olduğunu, kapısının hâlâ sana açık olduğunu hatırlatıyor.
Sevgili Peygamberimiz bir hadîs i kudsîde Rabbinden naklen şöyle buyurmaktadır: “Ey kulum, sen bana dua edip benden ümit ettiğin sürece, günahların göğe ulaşacak kadar olsa bile, sonra benden af dilesen, ben aldırmadan seni affederim.” Bir düşün. Günahların göğe ulaşacak, ama O’nun rahmeti göğün de ötesinde. Senin karanlığın ne kadar büyük olursa olsun, O’nun nuru onu yutacak kadar geniş. Sakın ümidini kesme. Çünkü ümit kesmek, rahmeti küçük görmektir. Ve Rahmân’ın rahmeti asla küçük değildir. Sana düşen tek şey dönmektir. Gerisini O’nun rahmetine bırakmaktır.
Sevgili Peygamberimiz bu ismin sendeki yansımasını çok net bir ölçüyle bağlamıştır. Şöyle buyurmaktadır: “Merhamet edenlere Rahmân merhamet eder. Siz yerdekilere merhamet edin ki göktekiler de size merhamet etsin.”
Dünyadaki acı ve kader
Bütün bunların ardından kalbine bir soru düşebilir: Madem rahmeti bu kadar geniştir, madem her şeyi kuşatmıştır, peki neden dünyada bunca acı, bunca zulüm, bunca gözyaşı var? Bu kaçınılmaz bir soru değil mi? Ama cevabını da yüce Kitap’ta bulmaktayız. Allahu Teâlâ A’râf Sûresi’nde şöyle buyurur: “Rahmetim her şeyi kuşatmıştır.”
Rahmet her şeyi kuşatmıştır. Ama bu dünya bir imtihan yurdudur ve imtihanın gereği olarak insanın bir iradesi vardır. İnsan kendi eliyle zulmedebilir. Kendi tercihiyle bir başkasının canına kıyabilir. Yeryüzünde gördüğün acıların çoğu, rahmetin yokluğundan değil, insanın o rahmete sırt çevirmesinden, o merhameti birbirine taşımaktan kaçınmasından doğar.
Ama burada çok önemli bir hakikati de unutmamak gerekiyor. Tasavvuf büyükleri der ki: Ümmü’l Kitâb vardır, Levh i Mahfûz’da her şey yazılıdır. Ama Allahu Teâlâ dilediğini siler, dilediğini bırakır. Ra’d Sûresi’nde de buyrulduğu gibi, O dilediğini değiştirir ve ana kitap O’nun katındadır. Yani senin alnına yazılan, asla değişmez bir hüküm değildir. Bir dua kaderi yumuşatabilir. Bir tövbe yolu değiştirebilir. Bir sadaka belâyı savabilir. Gecenin bir vaktinde dökülen tek bir damla gözyaşı, kapandı sandığın kapıları yeniden aralayabilir.
Kötü bir kaderin içine düşmüş gibi görünenin, en derin çaresizliğin içindeki insanın bile bir eli, bir duası, bir niyazı vardır ve o niyaz asla boşa gitmez. Rahmân hiçbir samimi yakarışı karşılıksız bırakmaz. Sen sadece elini aç. O’nun rahmeti senin avucundan çok daha geniştir.
Bu ismi hayatına nasıl çağırırsın
İşte bu noktada bu ismi hayatına nasıl çağıracağına, onu nasıl şifaya dönüştüreceğine gelelim. Çünkü bir ismi bilmek başka, onunla nefes alıp vermek başkadır.
İlk adım, sabahın ilk nefesidir. Yarın gözünü açtığında, daha yataktan kalkmadan, henüz dünyanın gürültüsü üzerine çökmeden elini göğsünün üzerine koy ve kalbinin attığını hisset. Sonra içinden ya da sessizce şöyle de: “Elhamdülillâh Yâ Rahmân, beni yine uyandırdın. Bana bir gün daha nasip ettin.” Bu tek cümle günün rengini değiştirecektir. Çünkü güne bir şikâyetle değil, bir şükürle başlayan insan, gün boyu rahmetin izini sürmeye başlayacaktır. Daha kahvaltıya inmeden kalbin yumuşamış olacaktır.
İkinci adım, Yâ Rahmân nefesidir. Yalnızlık, sıkıntı, daralma hissi çoğu zaman göğsünün ortasında fiziksel bir ağırlık olarak çöker. O ağırlık geldiğinde, o eski sızı seni yokladığında kaçma. Birilerini telaşa arama, birilerini suçlama. Olduğun yerde dur. Gözlerini kapat. Elini yine kalbinin üzerine koy. Derin bir nefes alırken içinden “Yâ Rahmân” ismini çek ve bu ismin altın bir ışık gibi göğsündeki o boşluğa dolduğunu hayal et. Nefesini verirken de içindeki o terk edilmişlik hissinin, o kara dumanın bedeninden çıkıp gittiğini düşün. Kalbine şu telkini ver: “Bu boşluk insanlarla dolmak için değil, senin rahmetinle dolmak için yaratıldı. Yâ Rabbi.” Bunu o sıkıntı dinene kadar tekrarla. Göreceksin ki o can yakıcı boşluk, yerini sıcak ve güvenli bir doluluğa bırakacaktır. Çünkü Rahmân isminin zikredildiği yerde boşluk kalmayacaktır.
Üçüncü adım, günlük merhamet sadakasıdır. Her gün küçük de olsa bir mahlûka bir merhamet taşı: bir kuşa bir avuç yem, yorgun bir insana bir tebessüm, kırılmış bir kalbe bir özür ya da kimsenin duymadığı bir köşede bir başkasının derdi için ettiğin gizli bir dua. Bunu yaptığın her gün, o doksan dokuz parça rahmetin kaynağına bir adım daha yaklaşmış olacaksın.
Zikir olarak da bu mübarek ismi diline ver. Bu ismin ebced değeri 298'dir ve klasik gelenekte günde bu sayıya kadar “Yâ Rahmân” demek tavsiye edilmiştir. Tabii bu sayılar bir hedef değil, bir nizamdır. Sayıyı tutturmuş ama gönlü uyumuş bir zikirden, sayısı az ama kalbi titreyen bir tek “Yâ Rahmân” çok daha kıymetlidir. Zikir, sayı bitirmek değil, kalbi bir isimle ısıtmaktır.
Birkaç adımı birkaç gün uyguladığında fark edeceksin ki dünya belki değişmedi, ama senin dünyaya bakışın değişti. Aynı evdesin, aynı işin başındasın, aynı dertlerle uğraşıyorsun, ama içindeki o panik dindi. O yalnızlık yumuşadı. Göğsündeki o taş hafifledi. Çünkü değişmesi gereken dışarısı değildi. Değişmesi gereken, senin O’nunla olan bağındı. Rahmân ismi her zaman dışarıdaki fırtınayı dindirmez, ama içindeki limanı sana gösterir. Ve bir kez o limanı bulan, fırtınanın tam ortasında bile bir huzuru taşımayı öğrenir. İşte asıl şifa, fırtınanın dinmesi değil, fırtınada batmayacağını bilmektir.
Kâinatın sessiz ilahisi
Bir an çevrene bak. Pencereden giren ışık, dalından salınan o yaprak, gökyüzünde süzülen o kuş, hepsi sessiz bir dille O’nu anıyor. Kâinatta tek bir zerre yoktur ki varoluşuyla Rahmân’ın rahmetine şahitlik etmesin. Sen de bu koronun bir parçasısın, ama çoğu zaman kendi içindeki gürültüden onların o sessiz ilahisini işitmezsin. Bir an sussan, bir an içindeki o telaşı dindirsen, bütün varlığın aynı ismi tekrarladığını duyarsın. O zaman anlarsın ki sen bu kâinatta yabancı, başı boş, sahipsiz bir yolcu değilsin. Sen baştan sona rahmetle döşenmiş bir misafirhanede, sahibinin her an gözettiği aziz bir misafirsin. Bunu bir kez hissedince, yalnızlık kelimesi senin için eski anlamlarını yitirmiş olacaktır.
Bir incelik daha var. Sen farkında olmadan bütün gün O’nu zikrediyorsun. Her aldığın nefeste içeri çektiğin o hava ve her verişinde dışarı bıraktığın o soluk, sessiz bir zikirdir. Büyükler der ki: Nefesin alınıp verilmesi, kulun her an Rabbine olan muhtaçlığının dile gelmiş hâlidir. Günde belki 20.000'den fazla nefes alıp veriyorsun ve her biri sana ayrı ayrı bağışlanıyor. Hiçbirini hak etmedin. Hiçbirinin bedelini ödemedin. Hiçbiri için izin istemedin. İşte bu yüzden en büyük zikir çoğu zaman nefesin kendisidir. Bundan sonra bir nefes alırken bir an dur ve o nefesin kime ait olduğunu hatırla. O zaman sıradan bir soluk bile bir şükre, bir ibadete, sessiz bir “Yâ Rahmân”a dönüşecektir. Ve göreceksin ki en huzurlu anların, nefesinin kime ait olduğunu hatırladığın anlar olacaktır.
Son söz
Ey bütün gün herkesi taşıyıp da kendi yükünü tutan bir el aradığını sanan güzel insan. Artık başını yerden kaldır. Sen sandığın kadar yalnız değilsin. Sen sandığın kadar yüksüz bırakılmış değilsin. Seni doğduğun günden bu yana taşıyan bir rahmet, bu gecede de seni taşıyacak. Yarın da, bütün ömrün boyunca da. Senin yapman gereken tek şey, o rahmetin farkına varmak ve ona güvenmek. Üzerindeki bütün o ağırlığı bir an için yere bırak. Her şeyi kendi gücünle ayakta tutmak zorunda değilsin. Çünkü seni ayakta tutan asıl güç senin omuzlarında değil.
Belki uzun zamandır kimse sana “Yoruldun mu? Nasılsın? Bir şeye ihtiyacın var mı?” diye sormadı. Ama bil ki hâlini sormadan önce bilen bir Rabbin var. Sen daha derdini anlatmadan o derdi gören biri var. Bugünden sonra her daraldığında, her tıkandığında, her “Artık yapamayacağım” dediğinde sessizce “Yâ Rahmân” de ve o ismin seni bir battaniye gibi sarmasına izin ver. Çok şey istemene gerek yok. Çok söze de gerek yok. O isim senin söyleyemediğini zaten biliyor. Sen sadece o kapıya yaslansan, o kapı seni taşıyacaktır.
Unutma, en uzun geceler bile bir sabaha bağlanır ve o sabahı sana getiren Rabbindir. Bugün belki içinde bir kırıklık var. Belki gözlerin dolu. Belki kimseye söyleyemediğin bir yorgunluk taşıyorsun. Ama şunu bil ki bu sözleri dinliyor olman bile bir işaret. O seni çağırıyor. O sana “Ben buradayım. Hep buradaydım” diyor. Bırak içindeki o taş yavaşça erisin. Sen rahmete muhtaçsın ve o rahmet, senin muhtaç oluşundan utanmıyor. Aksine seni o hâlinle daha çok seviyor. Çünkü Rahmân, en çok da kendisine muhtaç olduğunu itiraf eden kuluna yakındır.
Şunu da bilmeni isterim ki senin bu yolculuğun, bu arayışın, içindeki bu sızı aslında bir alâmettir. Taşlaşmış kalpler sızlamaz. Ölü topraklar susuzluk çekmez. Senin içinin bu kadar yanması, kalbinin hâlâ diri olduğunun, hâlâ asıl kaynağını aradığının işaretidir. Çoğu insan bu sızıyı hiç duymadan gürültünün içinde uyuşup gider. Sen duyuyorsun. Demek ki sen uyanıksın. O hâlde bu sızıya küsme. Ona bir bakıma teşekkür et. Çünkü o, seni Rahmân’ın kapısına getiren bir rahmet. En güzel yolculuklar hep böyle bir eksiklik hissiyle, böyle bir arayışla başlıyor. Sen şu an yolun başında değilsin. Sen çoktan yola çıkmışsın. Sadece belki de henüz farkında değilsin.
Belki uzun zamandır dua edemiyorsun. Belki Rabbinle aran açıldı. Belki kendini O’nun kapısına varmaya layık bile görmüyorsun. Bu sözleri dinlerken içinden “Benim gibisine bu kapı açık mı?” diye geçiriyorsun belki de. Ama şunu söylemek isterim: O kapı en çok da senin gibiler için açıktır. Rahmân ismi yalnızca sâlihlerin değil, Rabbine dönmek isteyen herkesin ismidir. Sen kapıya gelmeye niyet ettiğin an, O çoktan yarı yola kadar sana doğru gelmiştir. Hani bir hadîs i şerifte buyrulduğu gibi: “Kul Rabbine bir karış yaklaşırsa, O kuluna bir arşın yaklaşır. Kul yürüyerek gelirse, O koşarak karşılar.” Sen sadece niyet et. Sadece yüzünü o tarafa dön. Gerisini o sonsuz rahmet halledecektir. Sakın geç kaldım sanma. Çünkü Rahmân’ın kapısında geç kalmak diye bir şey yok. O kapı, son nefesine kadar senin için açık duracaktır.
Dua
Ey rahmeti her şeyi kuşatan. Ey biz daha yokken bizi sevip var eden. Ey isyan edene bile sofra kuran, sırt çevirene bile nefes bağışlayan yüce Rahmân.
Gecenin en sessiz anında, kalbimizin en tenha köşesinden sana sesleniyoruz. Bizler çok yorulduk Yâ Rabbi. Herkesi taşıdık da kendi yükümüzü kime bırakacağımızı bilemedik. İnsanlardan bir merhamet bekledik, çoğu zaman elimiz boş döndü, kalbimiz kırıldı. Anlaşılmak istedik, anlaşılamadık. Sevilmek istedik, yarım sevgilerle avunduk. Oysa sen bütün bu zaman boyunca oradaydın, bizi taşıyordun. Biz farkında bile değildik.
Affet bizi Yâ Rahmân. Seni unuttuğumuz o uzun günler için, nefesimizi senden bilmediğimiz o gâfil saatler için bizi affet. Yâ Rahmân.
Şu an göğsümüzün ortasında taşıdığımız o ağırlığı, o sebebini bilmediğimiz hüznü, o kimseye anlatamadığımız boşluğu sana arz ediyoruz. Biliyoruz ki bu boşluk insanlarla dolmak için değil, senin nurunla dolmak için yaratıldı. Ne olur Rabbim, içimizdeki o ıssızlığı Rahmân isminin o sıcak, o kuşatıcı, o güven veren rahmetiyle doldur. Taşlaşmaya yüz tutmuş kalbimizi yeniden yumuşat. Bizi hem başkalarına hem de kendimize merhamet edebilen kullarından eyle.
Ey dertlilerin dermanı, ey gariplerin sığınağı, ey yorgunların tek tesellisi. Bizi senden başkasına muhtaç etme. Bizi kullarının kapısında el açar hâle bırakma. Yalnız kaldığımız her gecede yoldaşımız sen ol. Kimsenin hâlimizi sormadığı her günde bizi bilen sen ol. Senin bilmen bize yeter. Senin görmen bize yeter. Senin bir kez “kulum” demen, bütün dünyanın sırt çevirmesine bedeldir.
Şu anda bu duaya âmîn diyen kulunun kalbindeki sızlayan yara, anlatamadığı bir yalnızlık, içine akıttığı bir gözyaşı varsa, Rahmân isminin hürmetine o yarayı sar. O yalnızlığı gider. O gözyaşını bir merhamete çevir. Ona yalnız olmadığını, bu koca kâinatın sahibinin onunla beraber olduğunu, onu bir an bile bırakmadığını hissettir. Bizi rahmetinden bir an olsun mahrum bırakma. Yâ Erhamerrâhimîn.
Salât ve selâm, senin en sevgili kulun, rahmetinin insanlığa armağanı, âlemlere rahmet olarak gönderdiğin Hz. Muhammed Mustafa’nın, onun temiz ailesinin ve yolundan gidenlerin üzerine olsun.
Âmîn. Velhamdülillâhi Rabbil âlemîn.
